Anasayfa
     Biyografi
     Paylaşmak İstediklerim
     Büyüklere Hikayeler
     Çocuk Hikayeleri
     UZUN HİKAYELER
     Var
     Öç
     Altıngöl
     Oyuncakçı
     Kartopu
     Futbol Fanatiği
     Diyet Yemekler
     Barış Akarsu
     Congar Metal
     Elişi Çalışmaları
     Şiirsel Egzersizler
     Politika
     Ekonomi
     Çevre
     Hayvanlar
     Uzay
     Turizm
     Demeler
     Karışık
     Fıkralar
     Coğrafya
     Tarih
     Sağlık
     Şifalı Bitkiler
     Felsefe
     Konuk Yazarlar
     Foto Galeri
     Kapari Yetiştiriciliği
     Slayt / Sunum
     LİNKLER
     Kapari
     Reiki
     İletişim



En Çok Aranan Kelimeler

Ayla Congar | Kadın | Müzik | Doğa | Sanat | Fıkra | Kapari | Sanayi | Çanta | El işleri | Bilim | Dünya | İzmir | Çeşme | Ayla | Congar |

 
Paylaş

KARTOPU (Birinci Bölüm)

Birinci Bölüm:

Çocuk beş yaşındaydı.
Babası yatalaktı.
Bir kaza geçirmiş, yatmış bir daha kalkamamıştı. Bel kemiği hasar görmüş, ayakları tutmuyordu. İşinden de olmuş, çalışamıyordu.
Programları izlemiyor ama bütün gün televizyonun karşısında oturuyor, ekrana boş gözlerle bakıyordu.
Sakatlığını ve işsizliğini düşünerek, kendini yiyip bitiriyordu.
Dünyayla ilgisini kesmiş gibiydi.
Yalnız kaldıkça da ağlıyordu.
Annesinin bir eve temizliğe gidip, kazandığı parayla, geçiniyorlardı.
Bir gün annesiyle babasının bir konuşmasını duydu. Babası “ motorlu bir sakat arabam olsaydı; sokaklarda gezer, bir şeyler satar bütçemize katkıda bulunurdum” dedi ve ağlamaya başladı. Bütün geçim yükünün annesinin omuzlarında olması babasını çok üzüyordu. Çocuğun da gözlerinden yaşlar akmaya başladı.

Televizyon açıktı ve o anda reklamlar geçmeye, başladı. Bir tuvalet kağıdı reklamıydı geçen. Çocuğun gözü ekrana takıldı. Güzel bir abla ekrandan elini uzatıyor ve bir çocuğa bir top tuvalet kağıdı veriyordu. Birden beyninde bir şimşek çaktı. Televizyondaki abladan babası için motorlu bir sakat arabası isteyecekti. Bu kararı verdikten sonra zamanının çoğunu televizyon karşısında geçirmeye başladı. Dileğini yerine getirmesi için ekrana sessizce yalvarıyordu. Ama televizyon bir türlü yalvarmalarını duymuyor, babası için istediği motorlu sakat arabasını, ona vermiyordu.
Ümidini kaybetmeye başladı.
Neşesi kaçtı, iştahı kesildi, sessizleşti.
Annesi, onun bu durumunu görüyor, nedenini bir türlü anlayamıyor, minik oğlu gözlerinin önünde eriyor, hiç bir şey yapamıyordu.
Bir gün annesi çalıştığı ev için büyük bir alış veriş merkezine alış verişe giderken, onu da yanında götürdü. “Oyalanıp, neşesi yerine gelir” diye düşünmüştü. Gerçekten de çocuk merakla etrafına bakınıyor, daha iyi görünüyordu ama aklı hala motorlu sakat arabasındaydı.

Birden gözleri fal taşı gibi açıldı. “Nasıl düşünemedim ,“ dedi kendi, kendine. Gözlerinin açılmasının nedeni karşısında durduğu dev ekranlı televizyondu. Bu cihaz mağazanın içinde çalışıyordu. Hem alıyor, hem oynatıyordu. Karşısına geçti, kendini seyretti bir süre. “Evlerindeki o küçücük ekrana tuvalet kağıdı sığardı ama koca sakat arabası sığmazdı ki!” O abla demek ki bunun için istediğini, ona veremiyordu. Bu büyük ekranlı televizyondan isterse, verebileceğini düşünerek, yalvarmaya başladı.
--“Ne olur babama motorlu bir sakat arabası ver ki; çalışsın, para kazansın; üzülüp, ağlamasın” diyordu.
Dört beş dakika sonra, mağazanın elemanlarından biri yanına yaklaştı ve ona:
--“Burada yalnız mısın?” Diye sordu. “Annen yok mu?” Çok korktu çocukcağız, ağlamaya başladı.
--“Ben kötü bir şey yapmadım, televizyondan babam için sakat arabası istiyordum,” dedi, gözyaşları içinde. O sırada annesi yanlarına geldi ve onun elini tuttu. Genç eleman gülümsüyordu. Annesine iyi günler dileyerek:
--“Amacım çocuğunuzu korkutmak değildi, patronumun sizi ofisinde beklediğini bildirmek için gelmiştim” dedi. Kadıncağız korku ve kararsızlık içinde çocuğuyla birlikte onun arkasından yürümeye başladı.
Kısa bir süre sonra ofise vardılar.
Çok güzel döşenmiş, büyük bir odaydı bu.
Çocuk hayranlıkla etrafı seyretmeye başladı.

Büyük bir masanın arkasında şişman, beyaz saçlı bir amca oturuyor, çocuğa ve annesine sevecenlikle bakıyordu. “Demek ki kötü bir şey yoktu.”
Yaşlı adam onları daha fazla merakta bırakmamak için hemen konuya girdi. Bu arada yardımcıları da onlara ikramda bulunuyorlardı. Mağazadaki televizyonlar hem bir televizyon firmasının reklamıydı hem de mağazada olan biteni bu ofisten izlenmesi için ayarlanmıştı. Patron çocuğun yakarışlarını da bu yolla izlemiş, çok etkilenmişti. Ailenin öyküsünü öğrenmek istiyordu.
Başlarına gelenleri öğrendikten sonra onlara yardım etmeye karar verdi ve bu düşüncesini anneye aktardı. Kadıncağız çocuğunun yaptığından ve bu iyi yürekli yaşlı adamın kendileri için düşündüğü güzel şeylerden çok duygulanmıştı, ağlamaya başladı.
Çocuk şaşkın, şaşkın bakıyordu.
Olanı biteni daha anlayamamıştı.

Yaşlı adamın kimsesi yoktu.
Çocukları olmamıştı.
Karısı da kısa süre önce ölmüş, kocaman evlerinde onu yalnız bırakmıştı.
Çocuğu ve ailesini yanına alabilir, karşılıklı birbirlerine bakabilirlerdi.
Anne çok mutlu olmuştu.
Şansın artık yüzlerine güldüğünü düşündü.
--“Babamıza soralım, size ondan sonra cevap veririz” diyerek, oradan ayrıldılar. Yaşlı adam onları kendi arabasıyla evlerine gönderdi.

Evde onları bir sürpriz bekliyordu.
Motorlu sakat arabası, onlardan önce eve ulaştırılmış, televizyonun önüne konmuştu.
Arabayı getirenler babaya olanı biteni anlatmışlar, adamcağız çok şaşırmış, çok da duygulanmıştı.
Anne ve çocuk eve döndüğünde adam oğlunu karşısına aldı ve:
--“Bak oğlum” dedi. “Televizyondaki abla bana bu arabayı verdi. Sen benim için istemişsin” diye ilave etti. Çocuk küçüktü ama zekiydi. Olanı biteni geç de olsa kavramış, arabayı yaşlı adamın gönderdiğini anlamıştı. Bu küçük televizyondan, bu kocaman araba çıkmazdı. Yine de televizyonun karşısına geçti ve ona teşekkür etti.

İki gün içinde eşyalarını topladılar, komşularına veda ettiler ve yaşlı adamın evine taşındılar. Günleri güzel geçiyordu, mutluydular. Annesi evi idare ediyor, babası da evin güvenlik sistemleriyle ilgileniyordu. Kaza geçirmezden önce güvenlik sistemleri imal eden bir fabrikada başteknisyendi.

Çocuğu iyi bir anaokuluna yazdırdı yaşlı adam.
Onu torunu gibi görüyordu.
Annesini babasını da kızı ve damadı gibi.
Hepsi çok mutluydular.
Eski komşuları ara sıra onları ziyarete geliyorlar, yeni durumlarına çok sevindiklerini belirtiyorlardı. Çocuk yaşlı adama dede diyor, o da bu hitaptan çok mutlu oluyordu. Hayatının son yıllarında, Allah ona tatlı bir torun vermişti. Çocuğu çok seviyor, onu mutlu etmek için elinden geleni yapıyordu.
Yaşlı adam çocuğun babasını en ünlü doktorlara gösterdi. Omurgası çok kötü hasar görmüştü, hiç ümit yoktu, yürümesi olası değildi. Babanın ümitleri kırıldı ama pek fazla aldırmadı buna. Bir işi vardı ve çocuğunun zengin bir dedesi. Başlarına gelen güzel şeylerle yetinmesi gerektiğini, düşündü. Kendisi babasını bile görmemişti.
O doğmadan önce ölmüştü.
Oğlu şanslı bir çocuktu.
Çocuğun Ana Okulunda günleri çok güzel geçiyordu.
Pek çok arkadaşı olmuştu.
Oyunlar oynuyorlar, faaliyetler yapıyorlardı.
Eve döndüğünde: annesine, babasına ve dedesine okulda olanı biteni anlatıyor, hiç durmadan konuşuyordu.
Yaşlı adamın geceleri gündüz olmuştu.
Bu bıcır, bıcır şirin çocuğu çok seviyordu.
Onun ileri ki hayatını da düşünmeliydi. Kendisi çok yaşlıydı, onun ise önünde çok uzun bir yol vardı.

Bu aileyi himayesi altına aldığı, akrabaları arasında çabuk duyuldu. Çocuğa torunum demesine çok bozuluyorlar, onu evlat edineceğinden, mirasını ona bırakacağından çok korkuyorlardı. Yaşlı adamın niyeti de buydu zaten. Olanı biteni kontrol etmek için akrabalardan her gün biri geliyordu.
Hepsi çıkarcı insanlardı.
Karısı öldüğünde hiç biri baş sağlığına gelmemişti.

Kısa bir süre sonra üzüntülü günler başladı. Yaşlı adam hızla çöküyor, kendini güçsüz ve hasta hissediyordu. Hayatla bağlantısı kopmuş gibiydi. Sabahları geç saatlere kadar yataktan çıkamıyor, çabucak yoruluyordu. Yaşlıydı ama kısa zaman öncesine kadar dinç ve sağlıklıydı. Doktorlar durumuna hiç bir anlam veremiyorlardı. Çocuğun annesi doktorların talimatlarına göre diyet yemekleri hazırlıyor, ona çok iyi bakıyordu ama o gün geçtikçe durumu daha kötüye gidiyordu. Bazı günler kendini daha iyi hissediyor, ertesi gün yine kötülüyordu.

Çocuk dedesinin hastalığına çok üzülüyor, yanında kalmak için okula bile gitmiyor, hep yanında oturuyor, elini tutuyordu. Eve her gün gelen akrabaları bu duruma, daha da çok kızıyorlardı.
Bir akşam yemeği sırasında çocuk:
--“Dedeciğim bak ben ne kadar güçlüyüm. Benim yemeğimi yersen belki sende güçlenirsin. Ne olur beni kırma,” dedi. Yaşlı adam çocuğu kırmadı, onun yemeğini birlikte yediler. O gece kendisini daha iyi hissetti. Ertesi sabah da erkenden yataktan çıkabildi. Çocuk bu yemek işini oyun haline getirdi.
--"Kahvaltımı da birlikte yiyelim, öğle yemeğimi de, akşam yemeğimi de" diyerek, bütün öğünler de, dedesine kendi yemeklerini yedirdi. Yaşlı adam annesinin çocuk için hazırladığı yemekleri paylaşıyor, kendi yemeklerini çöpe atıyordu.

Dedesi son günlerde kendini daha iyi hissettiği için, çocuk o gün okula gitti. Okul dönüşü sokakta bir kedi yavrusu buldu ve onu eve getirdi. Dedenin o akşamki yemeğini çöpe atmadılar, yavru kediye verdiler. Kedicik yemeği iştahla yedi. Tuzsuz haşlanmış tavuk ve muhallebiydi yemek. On beş yirmi dakika sonra kıvranmaya başladı. Acıklı sesler çıkararak, kendini yerden yere vuruyordu.
Sonunda hareketsiz kalıverdi.
Ölmüştü.
Yaşlı adam onun yemeklerini yedikten sonra, kedinin öldüğünü görünce, kendisini zehirlediklerini anladı. Onu hasta edip yavaş, yavaş öldürecek olan doz, kedi yavrusunu bir kaç dakika içinde öldürmüştü. Savcılığı aradı ve gerekenin yapılmasını, istedi.

Az sonra evi polisler doldurdu. Çocuğun annesini ve babasını da sorguya çektiler. Yemeklerini çocuğun annesi hazırlıyordu ama yaşlı adamın ölmesi onlara bir yarar sağlamayacağı gibi, işlerini kaybedecekler, sokakta kalacaklardı.
Bu işi eve gelen akrabalarından birisinin yapması daha doğaldı. Bir erkek bir kadın sivil polis, çocuğun akrabası rolünü üslenerek; konuk gibi eve yatıya geldiler.

Ertesi gün akrabalarından biri, yine ziyarete geldi. Yaşlı adam o gün yine hasta rolü yaparak, yataktan çıkmadı. Çocuk da onun yanındaydı. Anne yine yemek pişirdi ve yaşlı adamın odasına getirdi. Polisler yemeği alarak tahlile götürdüler. Yemeğe zehir konmuştu.
Büyük dozu ani, küçük dozları yavaş, yavaş ölüm getiren bir zehirdi bu.
Bundan sonrası polisin işiydi.
Yaşlı adam kısa sürede iyileşti, gücünü topladı ve işine döndü. Vakit kaybetmeden avukatlarını çağırdı ve onlardan gerekli işlemlere başlamalarını, istedi.

Mirasının bir kuruşunun bile kötü yürekli akrabalarına kalmasını istemiyordu. Annesinin ve babasının izniyle çocuğu evlat edindi.



Bu haber 1711 defa okunmuştur

           
öyküler, barış akarsu, congar, izmir, ayla congar, congar sanayi, metal, küçük kız, zeytinyağı, börülce, çocuk, makarna, vücut, peynir, elişi çalışmaları, arkadaş, kadın, yemek, diyet, fıkralar, hikayeler, kapari, kuş gribi, temel, çantalar