Anasayfa
     Biyografi
     Paylaşmak İstediklerim
     Büyüklere Hikayeler
     Çocuk Hikayeleri
     UZUN HİKAYELER
     Var
     Öç
     Altıngöl
     Oyuncakçı
     Kartopu
     Futbol Fanatiği
     Diyet Yemekler
     Barış Akarsu
     Congar Metal
     Elişi Çalışmaları
     Şiirsel Egzersizler
     Politika
     Ekonomi
     Çevre
     Hayvanlar
     Uzay
     Turizm
     Demeler
     Karışık
     Fıkralar
     Coğrafya
     Tarih
     Sağlık
     Şifalı Bitkiler
     Felsefe
     Konuk Yazarlar
     Foto Galeri
     Kapari Yetiştiriciliği
     Slayt / Sunum
     LİNKLER
     Kapari
     Reiki
     İletişim



En Çok Aranan Kelimeler

Ayla Congar | Kadın | Müzik | Doğa | Sanat | Fıkra | Kapari | Sanayi | Çanta | El işleri | Bilim | Dünya | İzmir | Çeşme | Ayla | Congar |

 
Paylaş

KARTOPU (Dördüncü Bölüm)

Dördüncü Bölüm:

O gün dedenin çocuğu bulduğu gündü.
Bu bir rastlantımıydı?
Yoksa bebeğin gizli bir yeteneği daha mı vardı, bunu anlayamadılar.

Bu aile kompozisyonu heykeli evin en güzel köşesine koydular.

Kız bebek iki yaşına geldiğinde, hala konuşamıyordu. Doktorlar konuşmasının gecikeceğini ama sonunda konuşacağını söylediler. İçleri biraz rahatlamıştı. Algılaması da pekiyi değildi, söylenen bir şeyi zor anlıyor, geç öğreniyordu.

Üç yaşında konuşmaya başladı.
Tek, tük kelimeler söylüyor, cümle kuramıyordu.
Dört yaşında meramını anlatabilmeye, başladı.

Buna da şükür diye düşündü aile, minik bebekleri güzel bir çocuk olmuştu ve konuşabiliyordu artık. Zeka yönünden biraz geriydi ama iyi bir heykeltraş olacaktı. Ne kadar güzel heykeller yapıyordu. O yaştaki bir çocuğun bir objedeki bütün öğeleri tam anlamıyla yerine oturtması, uzmanları hala şaşırtıyordu. O harika bir çocuktu. Ağabeyi doktorların bütün yönlendirmelerinin yerine getirilmesine, çok dikkat ediyordu.
Çok olgun bir delikanlı olmuştu.
On sekiz yaşındaydı, liseyi bitirmiş, üniversiteye başlayacaktı artık.

Bir gece bir rüya gördü. Yemyeşil bir vadideydi ve bir grup insan ondan yardım istiyor,
--"Bizi buradan kurtar" diye yalvarıyorlardı. Üzerlerinde giysi yoktu, yaban hayatı yaşıyorlardı.
Sonra yükselmeye başladı.
Onların bulunduğu yerin, üzerinde uçuyordu.
Yükseldikçe, yeryüzü altında bir harita halini aldı.
Çok yüksek dağların arasında bir vadi görüyordu.
Rüyasında "bizi kurtar" diye yalvaran insanlar, bu vadide yaşıyorlardı.
Güneydeki dağın arkasında bir deniz görünüyordu.

Çok etkilenmişti bu rüyadan. Kendi, kendini zorla uykudan uyandırdı ve gördüğü haritayı, ayrıntıları unutmamak için hemen çizdi. Sabaha kadar uyuyamadı bir daha. Sabah dedesi uyandığı zaman rüyasını ona anlattı. Delikanlı ilk defa, böyle etkileyici bir rüya görüyor ve bunun gerçek olduğuna inanıyordu. Dedesi de ona inandı, haritayı inceledi ve Atlasta delikanlının çizdiği haritaya benzer bir yer buldu. Bütün olanaklarını kullanarak, araştırmalar yaptırdı. Bulduklarını tahmin ettikleri yere, yaptıkları son uçuşta, delikanlıyı da birlikte götürdüler.
Evet orasıydı, orayı tanımıştı.
Çok dik yamaçlı dağların arasında küçük bir vadiydi bu.
O kadar yüksekten canlı göremiyorlardı ama delikanlı orası olduğuna emin olduğuna göre, aşağı inmenin bir yolunu bulmalıydılar. Uçakla inmeleri olanaksızdı. Helikopterler günlerce inecek yer aradılar. Sonunda birisi düz bir alan buldu.
Ortalıkta hiç canlı görünmüyordu.
Saklanmışlardı.
Az sonra, kendi dillerini konuşan bu insanlardan kötülük gelmeyeceğine, karar vererek, ortaya çıktılar. Bu insanlar kırk yıl önce kaybolan bir uçağın, hayatta kalan kazazedeleriydi.. Uçak kaybolduğu zaman çok aranmış, izine rastlanamamış, denize düşüp derinliklere gömülmüş olacağına karar verilerek, aramalara son verilmişti.

Halbuki onlar oradaydılar ve yaşıyorlardı. Yüksek dağları aşıp oradan kurtulamamış, orada yaşamaya devam etmişlerdi. Bir kısmının çocukları, torunları olmuş, bir kısmı yaşlanıp veya hastalanıp ölmüştü.

Önceleri uçağın enkazından çıkardıkları giyecekleri giyiyorlardı ama yıllarla hepsi eskimiş, parçalanmıştı. Zamanla vücutları soğuğa, sıcağa alışmış ve çıplak dolaşmaya başlamışlardı. Uçak enkazından çıkardıkları kalem ve kağıtları da saklayarak, onlarla çocuklarına, torunlarına okuma yazma öğretmişlerdi. Uçaktan buldukları dergiler, kitaplar hala duruyordu. Eskimiş, sararmışlardı ama hala vardılar.

Helikopterlerle onları dış dünyaya taşıdılar.
Kırk yıllık kabus bitmiş, kurtulmuşlardı.
Delikanlıya nasıl teşekkür edeceklerini bilemiyorlardı. Çok utandı, sıkıldı delikanlı:
--"Keşke ortaya çıkmasaydım" dedi. Dedesi, bu insanların bütün sorunlarıyla ilgilendi, terapistler yardımıyla onları topluma kazandırdı. Delikanlının rüyasını kimseye anlatmadılar.

Toplum bu tür şeylere inanmaya, henüz hazır değildi.

Kısa bir süre sonra delikanlı bir rüya daha gördü.
Bir hazine haritasıydı rüyasında gördüğü.
Kazı yapıldı ve pek fazla bir değeri bulunmayan bir heykel bulundu. İnsan yüzlü, aslan vücutlu bir yaratığın heykeliydi bu.
Onu önce eve getirdiler.
Küçük kız büyük bir hızla onun eşlerini yapmaya başladı. Aslı müzeye kondu ama evde kopyalarının sayısı hızla artıyordu. Babası bu kopyaları Kartopu Deprem Vakfı yararına satmayı önerdi.
Dedesi bu fikri çok beğendi.
Heykelciklerin satışı, Vakfa büyük bir gelir sağladı. Bu heykelciklerden almak isteyen, daha pek çok insan vardı. Bunların bir kısmına da, arttırma fiyatları yüksek geldiği için alamamışlardı. Böyle bir heykelciğe sahip olmak isteyen, pek çok da çocuk vardı.

Babası yeni bir öneride daha bulundu.

"Bunları fabrikasyon olarak yapıp, Vakıf yararına satmak."

Yaşlı adam damadının çok iyi bir iş adamı olduğunu biliyordu ama bu fikriyle ona, daha çok hayran oldu. Binlerce, insan kafalı aslan heykelciği üretildi, satışa sunuldu. Heykelciklerin hepsi, hemen satıldı. Bu onlara Vakıf'a bir de oyuncak fabrikası kurma fikrini verdi. Bu iş Vakfın varlığına varlık katacak, bir deprem olduğu zaman da eldeki stoklar anında depremzede çocuklara dağıtılacak, onların korkudan, üzüntüden incinmiş yüreklerine ilaç olacaktı.

İnsan başlı aslan figürünü, insan başlı fil, kaplan figürleri takip etti. Ardından insan vücutlu, hayvan başlı figürler geldi. Küçük kız durmadan yeni karakterler üretiyordu.
Daha neler yapmadı neler.

Çocukların anneleri kitap okumayı çok severdi. Bütün boş zamanlarını kitap okumakla, geçirirdi. Yazmak da isterdi ama eleştirmenlerin güzel yazabilmek için, çok okumak gerektiğini, öğütlediğini anımsar, biraz daha okumak üzere yazmayı, ertelerdi. Bir gün beklemekle ömrünün yarısının geçtiği bilincine vardı ve eline kalemi alarak yazmaya, başladı. Niyeti kızının ürettiği kahramanları öyküye dökmekti. Epey yazdıktan sonra durdu ve yazdıklarını okudu. Gözlerine inanamıyordu.
Ne kadar garip bir ifadesi vardı.
Cümleler devrik, kelimeler eksikti.
Konu çok güzeldi ama yazım berbattı.
Düzeltti, bir daha düzeltti, bir daha okudu, bir daha düzeltti. Yine de tam anlamıyla düzgün olmamıştı. Anladı ki; çok okumakla güzel yazılmıyor, güzel yazmak için çok da yazmak gerekiyor, kendini ifade edebilecek bir üslup bulması gerekiyor. Kendisi beğeninceye kadar, yazmaya devam etti.
Defalarca yazdı, düzeltti, yazdı, düzeltti.

Bir gün yazdıklarını kocasına ve babasına göstermenin zamanının geldiğini düşündü ve öykülerini onlara okudu. Babası ve kocası yazdığı öyküleri, çok beğendiler. Adeta büyülenmişlerdi ama son sözü söylemek, onların işi değildi. Bir eleştirmene okutmağa, karar verdiler. Eleştirmen de çok beğendi ama düzeltme gerektiğini söyledi ve bu işi üzerine aldı.

Öyküler büyüleyiciydi, kitap basıldı ve çok sattı.
Geliri de yine vakfa kaldı.
Anne yazmaya devam etti.
İkinci kitabı satışa sunulduğu gün, çizgi film yapılmak üzere, haklarını sattı. Arka, arkaya öyküleri yayınlanıyor, çizgi film oluyor, bilgisayar oyunu oluyordu. Sonunda kendi hayatının hikayesini yazmaya karar verdi. Adını Güneşin Erken Battığı Yer koyacaktı. Bulunduğu kentin batısında çok yüksek bir dağ vardı. Güneş dağın arkasında erkenden kaybolurdu. Onun kentine dağın gölgesi düştüğünde, uzaklar hala güneşli olurdu.

Küçük kız okul çağına gelmişti. Doktorları onun özel bir eğitim almasını istediler. Onun gibi çocuklar için kurulmuş olan okullar, bu yetenekli çocuğun gereksinimlerine cevap veremezdi. Onun hem diğer çocuklar gibi eğitim görmesi hem de heykeltraşlık yeteneğini geliştirmesi gerekiyordu. Evde eğitilmesine karar verildi ve ders eğitimine, dokuz yaşında başlaması uygun görüldü. Konuşması iki yıl gecikmişti. Demek ki; beyinsel gelişimi, iki yıl geriden gidiyordu. Çocuğu derslerle bunaltmak, kötü sonuçlar doğurabilirdi.

Kartopu Deprem Vakfı inanılmaz biçimde büyümüştü. Ülkede yıkıcı deprem olmadığı için, kaynaklarını harcayamıyor, büyüdükçe büyüyordu. Vakfın genel kurulu toplandı ve bir karar aldı. Bundan sonra özürlü çocukları eğitecek okullar, kuracaklardı.
Hızla bu işe giriştiler.
Özürlü çocuklar için kurulan okullar, dünyanın bu konuda en gelişmiş okulları oldu.

Aradan iki yıl geçmiş, Vakıf Okullarının ünü dünyaya yayılmıştı. Özürlü çocuklar için çalışan, dünyanın en iyi uzmanları, Vakıf okullarında görev almışlardı. Artık dünyanın her yerinden eğitim için, özürlü çocuklar geliyordu. Ailesi zengin olanlar da Vakfa büyük bağışlarda bulunuyorlardı. Küçük kızın Vakfın okullarından birinde öğrenim görmesi uygun görüldü.


Bu haber 1647 defa okunmuştur

           
öyküler, barış akarsu, congar, izmir, ayla congar, congar sanayi, metal, küçük kız, zeytinyağı, börülce, çocuk, makarna, vücut, peynir, elişi çalışmaları, arkadaş, kadın, yemek, diyet, fıkralar, hikayeler, kapari, kuş gribi, temel, çantalar