Anasayfa
     Biyografi
     Paylaşmak İstediklerim
     Büyüklere Hikayeler
     Çocuk Hikayeleri
     UZUN HİKAYELER
     Var
     Öç
     Altıngöl
     Oyuncakçı
     Kartopu
     Futbol Fanatiği
     Diyet Yemekler
     Barış Akarsu
     Congar Metal
     Elişi Çalışmaları
     Şiirsel Egzersizler
     Politika
     Ekonomi
     Çevre
     Hayvanlar
     Uzay
     Turizm
     Demeler
     Karışık
     Fıkralar
     Coğrafya
     Tarih
     Sağlık
     Şifalı Bitkiler
     Felsefe
     Konuk Yazarlar
     Foto Galeri
     Kapari Yetiştiriciliği
     Slayt / Sunum
     LİNKLER
     Kapari
     Reiki
     İletişim



En Çok Aranan Kelimeler

Ayla Congar | Kadın | Müzik | Doğa | Sanat | Fıkra | Kapari | Sanayi | Çanta | El işleri | Bilim | Dünya | İzmir | Çeşme | Ayla | Congar |

 
Paylaş

OYUNCAKÇI (Üçüncü Bölüm)

Üçüncü Bölüm

Çocuğu, satıldığı kampta, bir barakaya kilitlediler. İki gün barakanın insan geçemeyecek kadar küçük penceresinden, sadece ekmek ve su verdiler. Çok kötü iki gün ve iki gece geçirdi. Adada hiç değilse bir yatağı vardı, burada taş üzerinde yatıyordu. Başı çatlayacakmış gibi ağrıyor, arada sırada bir kız çocuğunun sesini duyar gibi oluyordu. Sanki ona:
--"Neredesin?” Diye soruyordu.

Çocuk delirdiğini düşünmeye başladı.

İkinci günün sonunda büyük patron geldi ve çocuğu görmek istedi. Çocuğu onun karşısına çıkardılar. Çok kibar görünüşlü bir adamdı. Üzerinde ipek kumaştan şık bir elbise vardı. Gömleği ve kravatı da ipekti. Pırıl, pırıl rugan ayakkabılarında bir toz zerreciği bile yoktu. Beyaz tenli, yakışıklıydı. Çocuk dış görünüşüne bakarak; onun kendisini serbest bırakacağına sandı. Büyük patron çocuğu bir sınavdan geçirdi ve beğendi.
--"Çok işime yarayacak" dedi ve adamlarına:
--"Arabama koyun" diye emretti.

Çocuk beğenildiği için sevindi. Adam ilave etti.
--"Önce güzel bir dayak atın ki; kaçarsa, başına neler gelebileceğini anlasın." Çocuğu önce bir dövdüler, sonra patronun arabasının ön koltuğuna bağladılar.

Vurdukları yerler çok ağrıyordu.
Çok sıkı bağlamışlardı, ipler canını çok acıtıyordu.

Patron arka koltuktaki yerine geçti ve yola çıktılar.

Şoför iyi bir adamdı, ona acıyarak bakıyordu.
Belki de onun yaşında veya ona benzeyen bir oğlu vardı.

Çocuk büyük bir korku içindeydi. Kendisine ne yapacaklarını bilmiyordu. Patronu kızdırmamak için yüksek sesle ağlayamıyor, sessizce gözyaşı döküyordu. Göz yaşları, dövdükleri zaman yüzünde oluşan yaraların daha da acımasına neden oluyordu.

Bir süre yol aldıktan sonra, büyük bir demir kapının önünde durdular. Şoför kapıyı çaldı. Kapıdaki parmaklıklı pencere açıldı ve ardından korkunç bir yüz göründü. Korkunç yüzlü adam, gelenin patron olduğunu görünce, hemen kapıyı açtı. Patronun arabası içeriye girdi ve demir kapı büyük bir gıcırtıyla arkalarından kapandı.

Avlunun içinde parmaklıklarla çevrili bir bina vardı.
Korkunç yüzlü adam çocuğun iplerini çözdü ve o binanın kapısını açarak onu içeriye soktu.
Çok kaba ve acımasızdı.
Çocuk burada kötü günler geçireceğini anlamıştı.
Zekasını kullanırsa, rahat edebileceğini düşündü.
Bir gün buradan kurtulacaktı.
O gün gelinceye kadar günlerini iyi geçirmeye gayret etmeliydi.

Beynindeki ses:
--"Seni çok özledim" diyor, "neredesin?" Diye soruyordu. Artık bu sese alışmış, duymayı bekler olmuştu.

Burası hapishane gibi bir yerdi.
Bir çocuk hapishanesi.
Korkunç suratlı adam burada yatacaksın diyerek, pis bir şilteyi gösterdi. Yerlerde ve ranzalarda bir sürü çocuk uyuyordu.
Karşı gelmemesi gerektiğini, karşı geldiği takdirde adamın onu döveceğini anlamıştı.
Hiç sesini çıkarmadan şilteye uzandı.
Şilte çok pis kokuyordu ama o kadar yorgundu ki; hemen uykuya daldı.
Ertesi sabah bir zil sesiyle uyandı.

Onunla birlikte bütün çocuklar da uyandılar ve yattıkları yerden fırladılar. Acele etmesi gerektiğini anlayarak, o da yerinden fırladı ve diğer çocuklar ne yaparlarsa, o da yapmaya başladı.

Kahvaltı çok kötüydü.
Ne yediğini bile anlayamadı.
Kahvaltıyı çok çabuk bitirdiler.
Korkunç suratlı adam onları sıraya dizerek yoklama yaptı ve binanın öbür tarafındaki bir bölüme götürdü. Burasının pencereleri de yatakhanenin pencereleri gibi yukarıdaydı ve parmaklıklıydı. Dışarısı hiç görünmüyordu.
Burası bir atölyeydi ve çocuklar burada küçük heykelcikler yapıyorlardı. Çok hızlı çalışıyorlar, arada sırada bu atölyenin usta başı olduğunu anladığı, korkunç suratlı adama yan gözle ürkek, ürkek bakıyorlardı.

Ustabaşı çocuğa da araç ve gereç vererek heykel yapmasını söyledi. Çocuk büyük bir ustalıkla küçük heykellerden yapmaya başladı. Usta başı hayretler içinde kalmıştı. Daha önce de bu kadar yetenekli bir çocuk gördüğünü anımsadı. Çok çalışmaktan ve açlıktan ölmüştü. Onun ölümüyle çok zarar etmiş, patrondan çok azar işitmişti. Başını yine belaya sokmamak için bu çocuğu iyi bakması gerektiğini düşündü. Bu çocuk onlara çok para kazandırabilirdi.

Yaptığı heykelcikler olağan üstüydü.
Çok para ederdi.
Diğer çocuklarınki gibi sıradan değildi.
Birer sanat eseriydi.
Yıllardır bu işi yapıyordu, iyi maldan anlardı.


Bu heykelcikler aslında eskiden yerli halkın çocuklarına oynamaları için yaptıkları oyuncaklardı. Daha sonra turistlerin ilgisini çekmiş, hediyelik eşya olarak, atölyelerde yapımına başlanmıştı.

Eskiden bunları yapanlara oyuncakçı derlermiş.
Usta başı çocuğa oyuncakçı adını taktı.
Adı olmayan çocuk bir ad sahibi oldu.
Oyuncakçı.
Usta başı ondan patrona da söz etti.

Aylar geçti.
Bu çocuk hapishanesinde zaman kavramı yoktu.
Heykel sayısı vardı.
Az heykel çıkaran çocuk kırbaçlanıyor en çok heykeli çıkarana da bir tane şeker veriliyordu. Oyuncakçı bu çarka dahil değildi. O usta başıyla aynı sofrada yemek yiyor, ayrı bir odada temiz bir yatakta yatıyordu. Temiz giysiler verilmişti ve banyo yapabiliyordu.

Her ne kadar özel muamele görüyorsa da; burada hayat çok kötüydü. Çok sayıda ve güzel heykel üretmezse durumunda değişiklik olacağını, diğer çocuklarla bir tutulacağını biliyordu.

Burada yaşam çok acımasızdı. Çocukların büyüme çağında güneş görmeleri, spor yapmaları, iyi beslenmeleri, oyun oynamaları gerektiğini kimse düşünmüyordu. Oyuncakçı, diğer çocuklara çok acıyordu ama elinden gelebilecek bir şey yoktu. Onlara nasıl yardım edebilirdi ki! Her ne kadar özel bir durumu olsa da; o da bir esirdi.

Beynindeki sesi duymak ona çok iyi geliyordu. Ona dayanma gücü veriyor, arkadaşlık ediyordu sanki.
--"Seni çok seviyorum, seni çok özledim, neredesin? Bu ses ona hiç yabancı değildi. Belki de hatırlamadığı hayatından birisinin sesiydi. Ah bir şeyler hatırlayabilseydi. Bir yüz hatırlar gibi oluyordu ama o yüz sanki kendi yüzüydü.

Yaptığı heykeller güzel ambalajlara konuluyor, ayrı satılıyordu. Usta başı onun yaptığı heykellerin çok para ettiğini söylüyor ona övgüler yağdırıyordu.

Geceleri odasındaki ışığı bir süre açmasına izin veriyor, diğer çocuklara yaptığı gibi göz hapsinde tutmuyordu. Böylece denizde tutunup, hayatını kurtardığı valizde bulduğu küçük defteri, okumak fırsatını buldu.
Her gece biraz okuyordu.
Bu bir günlüktü.


Bu haber 1494 defa okunmuştur

           
öyküler, barış akarsu, congar, izmir, ayla congar, congar sanayi, metal, küçük kız, zeytinyağı, börülce, çocuk, makarna, vücut, peynir, elişi çalışmaları, arkadaş, kadın, yemek, diyet, fıkralar, hikayeler, kapari, kuş gribi, temel, çantalar