Anasayfa
     Biyografi
     Paylaşmak İstediklerim
     Büyüklere Hikayeler
     Çocuk Hikayeleri
     UZUN HİKAYELER
     Var
     Öç
     Altıngöl
     Oyuncakçı
     Kartopu
     Futbol Fanatiği
     Diyet Yemekler
     Barış Akarsu
     Congar Metal
     Elişi Çalışmaları
     Şiirsel Egzersizler
     Politika
     Ekonomi
     Çevre
     Hayvanlar
     Uzay
     Turizm
     Demeler
     Karışık
     Fıkralar
     Coğrafya
     Tarih
     Sağlık
     Şifalı Bitkiler
     Felsefe
     Konuk Yazarlar
     Foto Galeri
     Kapari Yetiştiriciliği
     Slayt / Sunum
     LİNKLER
     Kapari
     Reiki
     İletişim



En Çok Aranan Kelimeler

Ayla Congar | Kadın | Müzik | Doğa | Sanat | Fıkra | Kapari | Sanayi | Çanta | El işleri | Bilim | Dünya | İzmir | Çeşme | Ayla | Congar |

 
Paylaş

ALTINGÖL 2. Bölüm

2.Bölüm

Radyo depremden söz ediyordu. Altın Göl’ ün yanındaki dağ kaymış, evlerini de beraberinde sürükleyerek göle doğru akmıştı. Haberlerde, çocuğun da adı geçiyordu. O bölgeyi terk etmeliydiler. Önlerinde uzun bir yol ve zor günler olduğunu düşündü baba.

Çocuk çok üzgündü. Çok sevdiği Altın Göl’ ü bir daha göremeyecek, okuluna gidemeyecek, arkadaşlarıyla görüşemeyecekti.

Kilometrelerce yol gittiler. Paraları azalmıştı. Bir yerde durup çalışmaları, para kazanmaları gerekiyordu. Bir benzinlikte pompacı aranıyor levhasını görünce, durup, ilgilendiler. Yatacak yer de veriyorlardı. Çocuğa da restoranda iş vereceklerdi.

Baba biraz araştırma yaptı. Bu bölgede, Altın Göl depreminden söz eden kimse de yoktu, onları tanıyan da. Adam çok üzgündü.
“Neden bunlar başlarına gelmişti?
Neden karısı ölmüştü?”

Yaşasaydı şimdi ona destek olurdu.
Çocuğun, bir anneye gereksinimi vardı.
Sırtındaki yük çok ağırdı, artık kaldıramıyordu, gezmekten de yorulmuştu. İşi kabul etti ve benzinliğin arkasındaki odaya yerleştiler. Baba, burada kendilerine yeni bir hayat kuracaklarını, umut ediyordu.

Baba, oğul çalışıyorlardı ve başlarını sokacak bir de odaları vardı. Rahatları iyiydi ama babanın canı, yine sıkkındı. Nedense hep eski günleri hatırlıyordu. Oğlunun daha önce de bazı önsezileri olmuştu ama pek üzerinde durmamıştı.

Yıllar öce bir gün:
--“Annemin karnına bir canavar girdi, annemi öldürecek ama o da ölecek” demişti. Bir kaç gün sonra karısı hamile olduğunu anladı. Çocuğa müjdeyi verdiler ama o hiç sevinmedi, aksine çok üzüldü ve yemeden içmeden kesildi. Kıskandığını düşündüler. Doğumda bir terslik oldu, annesi de bebek de öldüler. Zavallı adam, geri dönüşler yaparak düşünüyor yeni, yeni şeyler buluyordu.

Restoranın aşçısı bir hanımdı. Yanlarındaki odada kalıyordu. Kocasıyla çocuğunu, bir kazada kaybetmiş, onlarla birlikte yaşadığı yerlerde, yaşamını devam ettirmeye dayanamamış, buraya gelmişti. Kaderleri birbirine benziyordu. O da bir levhada bu işi bulmuştu.

İyi bir kadındı. Çocuğu, ölen oğlunun yerine koydu, onunla ilgilenmeye başladı. Babayla da iyi anlaşıyorlardı. İzin günlerinde birlikte geçirmeye başladılar. Çoğunlukla yakındaki kasabaya gidiyorlar; yemek yiyorlar, sinemaya gidip, film seyrediyorlar, hayvanat bahçesinde vakit geçiriyorlardı. Çocuk da, kadını çok sevmiş, onu ölen annesinin yerine koymuştu.

Bir gün babasına:
--“Baba neden onunla evlenmiyorsun?” Diye sordu. Babası oğlunun bunu, kendisinden önce söylediğine çok sevindi. Onun da istediği buydu. Hemen kadına evlenme teklifinde bulundu. Kadın da, bunu çok istediği için hemen kabul etti. Her şey çok kolay ve çabuk olmuştu.

Kasabada sade bir törenle evlendiler. Nikah sabahı, hava günlük güneşlikti ama çocuk:
--“Yağmur yağacak” dedi, “kasabaya giderken yağmurluklarımızı giyelim.” Gerçekten dönüşte, sağanak halinde yağmur yağdı.
--“Ah” dedi babası “yine mi?”

Benzinliğe döndüklerinde, onları büyük bir sürpriz bekliyordu. Patronları devamlı müşterilerine haber yollamış, onlar için düzenlediği düğün partisine davet etmişti.

Parti çok güzeldi, herkes çok güzel eğleniyordu. Derken çocuğun birden bire keyfi kaçtı. Çünkü yine o sesi duymuştu.
--“Orada büyük bir yangın olacak.” Tabağını elinden attı ve bağırmaya başladı. Ardı, ardına:
--“Çabuk kaçın, burası, yanacak” diye bağırıyordu. Babası, bir yangın olacağını anlayıp herkesi dışarı çıkardı.

Bir, kaç dakika geçmemişti ki; mutfaktaki sanayi tüpleri ardı ardına patlamaya başladı. Bir anda restoran, alevler içinde kaldı. Alevler benzinliğe atladı ve benzinlik de yanmaya başladı. Benzinliğin alev almasının ardından, yerin altındaki benzin tankları da patladı. Her yer alevler içindeydi, insanlar canlarını zor kurtardılar.

Hiç ölen ve yaralanan olmadı, felaket ucuz atlatıldı ama baba, oğul evsiz ve işsiz kaldılar. “Felaketler bizimle birlikte mi gidiyor yoksa biz mi felaketlerin üstüne gidiyoruz?” Diye kendi, kendine sordu adam. İkinci şık daha doğru olmalıydı. Oğlu insanları kurtarmak için felaketlere doğru gidiyordu. Altın Göl’ e yerleşmeyi de oğlu istemişti. Annesi öldükten sonra, artık bulundukları yerde yaşamak istememiş, babasına Altın Göl’ e taşınmayı önermişti. Annesine ailesinden kalan bu eve, o ölmezden önce yaz tatillerinde gelirlerdi.

Yangında kamyonetlerini de kurtaramamışlardı. Evsiz, işsiz, arabasızdılar ve üç kişiydiler artık.

Kadın, kendisinin altı yüz kilometre uzakta, içinde bir evi olan büyük bir arazisi olduğunu söyledi ve birlikte oraya gitmeyi önerdi. Gidecek başka yerleri olmadığı için bu öneri, babaoğula çok cazip geldi. Ceplerindeki bütün parayı birleştirerek, oraya giden bir otobüse bindiler. Artık önlerinde yeni bir hayat vardı.

Kendilerini yeni yuvalarına götüren otobüs, çok kalabalıktı. En arka sırada yer bulabildiler. Her ne kadar, arkalarından güneş de gelse, sarsılsalar da, sıcaktan bunalsalar da, yeniden evleri olacağını hayal ettikleri için, hayatlarından memnundular. Baba, kasabada iş bulabilirdi. Okul tatili bitmek üzereydi, çocuk da okula başlayabilirdi.

Sekiz saat sonra, yeni yuvalarına vardılar. Ev tertemizdi. Kadının bir arkadaşı onu rüyasında görmüş, geleceğini düşünerek, evi temizlemişti. Hemen yıkandılar ve yattılar. Artık çocuğun bir odası vardı. Altın Göl görünmüyordu ama penceresinden göz alabildiğince tarlalar görünüyordu. Sabah uyanır uyanmaz, pencereden bakmış, bu manzarayı görmüştü. Bir kilometre kadar uzakta, bir patoz çalışıyor, ekinleri saplarından ayırıyordu. Tarlaların çoğu sürülmüş, kış ekimine hazırlanmıştı. Hala bir kaç yerde tarla süren traktörler görünüyordu. Çocuk kendini, aylardır ilk defa emniyette ve mutlu hissetti.

Okulun, nerede olduğunu merak ediyordu.

Elini, yüzünü yıkayıp, aşağıya indiğinde, kahvaltı sofrasını hazırlanmış buldu. Komşular hoş geldin demeye gelmişler, gelirken de taze ekmek, bal, tereyağı, peynir getirmişlerdi. Hemen masaya oturdu ve kahvaltısını iştahla yedi. Taze sağılmış süt de getirmişler, cici annesi onu pişirmişti. Sütünü de içtikten sonra, dışarı çıkarak, etrafı dolaştı.

Ev, kasabanın sonunda, tarlaların başlangıcındaydı. Evin bir tarafından tarlalar, bir tarafından da kasaba görünüyordu.

Bir süre sonra, cici annesinin sesini duydu. Onu çağırıyor, kendisine yardım etmesini istiyordu. Sesi evin bodrum katından geliyordu. Oraya koştu. Cici annesi bir çocuk bisikletini dışarı çıkarmaya çalışıyordu. Gözlerinde, yaşlar vardı. Belli ki; bisiklet ölen oğluna aitti. Çocuğa sarıldı, ağlamaya başladı ve:
--“Oğlum öldü ama sen de benim oğlumsun, artık bu bisikleti sen kullan” dedi. Çocuk çok sevinmişti, hayatında ilk kez, bir bisikleti oluyordu. Ona binmeyi çabucak öğrendi. Okul, kasabanın öteki ucundaydı. Oraya bisikletle gidebilirdi. Ölen kardeşin de, öyle yaptığını söyledi cici annesi.

Babası o gün iş aramaya çıktı.
Kasaba zengindi, herkese iş vardı.
Dışarıdan bile oraya çalışmaya gelirlerdi.
Hemen iyi bir iş buldu.
Onu traktör ve tarım makineleri satan büyük bir mağazaya, satış elamanı olarak aldılar.
Ertesi gün işe başladı.

Aynı gün, Cici Annesi çocuğu okula yazdırdı. Okul kaydı Altın gölden gelirken, hakkında bilgi de geldi.
“O, çok özel ve seçilmiş bir çocuk” diyordu gelen yazıda. Müdür bunu öğretmenine söylemek zorundaydı. Öğretmeni çok etkilenmişti, bunu kimseye söylememeye, karar verdiler. Çünkü bunun yayılması ve çocuğa özel muamele edilmesi ona zarar verebilirdi. Gelen yazıyı yaktılar ve öğrendiklerini unutmaya, çaba gösterdiler.

Çocuk çok zeki ve çalışkandı. İlk dönem sınıf birincisi, ikinci dönem de okul birincisi oldu. Okulun son günü yapılan törende konuşan Okul Aile Birliği Başkanı, bilmeden onun özel bir çocuk olduğunu söyledi. Okul müdürü ve öğretmeni birbirlerine baktılar ve gülümsediler. Evet o özel bir çocuktu. Ne kadar, unutmaya çabalasalar, her zaman, onun özel bir çocuk olduğunu, hatırlatacak bir şey olacaktı.

Okul tatilinde çalışmasına, gerek yoktu. Babasının iyi bir işi vardı, iyi para kazanıyordu. Cici annesi de, tarlaları ekip, biçtiriyor, iyi bir gelir sağlıyordu. Okuldaki başarısını ödüllendirmek için, babası ona bir bilgisayar aldı. Bilgisayarına, kasaba hakkında topladığı bilgileri, yükledi. Cici annesinin hediyesi olan fotoğraf makinesiyle de, kasabanın önemli yerlerinin resimlerini çekti ve bilmeden hazırladığı kent kataloğuna, onları da ekledi.

Yaz tatili çabuk bitti. İkinci sene yine çok çalışkan ve dikkatli bir öğrenciydi. Bir gün öğretmeni onu, gözlerini bir noktaya dikmiş, dalmış görünce, seslendi: --”Gece iyi uyumadın mı? Seni hiç böyle görmemiştim, yoksa hasta mısın?”
--“Öğretmenim düşen uçağa bakıyordum” diye cevapladı çocuk. “Birden yanmaya başladı ve sol tarafına doğru taklalar atarak düştü.” Öğretmen hiç ses çıkarmadı ve konuyu kapattı, Teneffüste çocuğun söylediklerini, Okul Müdürüne anlattı. Müdür eşini aradı, bütün haberleri dinlemesini, uçak kazası olduysa, kendisine bildirmesini istedi. Sonunda haber geldi. Bir uçak düşmüştü. Tam çocuğun tarif ettiği gibi, küçük bir uçak aynı saatte yanarak, düşmüştü. Müdürün karısı olanları çok merak etti ve büyük ısrarlar sonucu kocasından, çocuğun sırrını öğrendi. Kimseye anlatmayacağına söz verdi ama sözünde durmadı. Öğrendiklerini telefonla, başka bir şehirde oturan kız kardeşine anlattı. Kız kardeşi kilometrelerce uzakta oturuyordu. “Ona anlatmamın bir zararı olmaz” diye düşünmüştü.

Uzun süre her şey, normal devam etti. Çocuk, çok çalışkandı. Ailesi ve öğretmeni onunla iftihar ediyorlardı. Kısa bir süre sonra, Cici Annesi bir kardeşi olacağını müjdeledi. Kardeşi yaz ortalarında aralarına katılacaktı. Kadıncağız, ağır bir hamilelik geçirmeye başladı; onunla pek fazla ilgilenemiyordu. Babasının da ilgisi, yeni karısına ve doğacak çocuğuna dönmüş gibiydi. Onun rahatsızlıklarıyla uğraşıyor, bebek için endişeleniyor, oğluna pek zaman ayıramıyordu.

Yaz geldi, okullar tatil oldu. Babası onları, tatil için yazın serin olan bir deniz kenarına götürdü.

Cici annenin doğumuna yakın, kasabaya döndüler.

Yaz ortasıydı, havalar çok sıcaktı. Çocuk, bir gece terden sırılsıklam olmuş bir durumda uyandı. Rüyasında kendini alev, alev yanan büyük bir bacanın içinde görmüştü. Alevler göğe yükseliyor, insanlar havaya uçuyordu. Çok susamıştı. Su içmek için, aşağı kata indi. Evde bir telaş vardı. Cici annesinin doğum sancısı tuttuğunu anladı. Babası öyle telaşlıydı ki; eli ayağı birbirine karışıyordu. Hazırlıkları bile çocuk yaptı ve onları hastaneye uğurladı. Evde yalnız kalınca birden içinden rüyasında gördüklerini resmetmek isteği geldi. Resim malzemelerini çıkardı ve çalışmaya başladı. Pek güzel resim yapamazdı ama bu defa farklıydı. Sanki fırça elinde, kendi kendine hareket ediyordu. Resmi bitirdiğinde, çok yorulmuş olduğunu fark etti. Horozlar ötmeye başlamıştı, sabah oluyordu. Yatağına uzandı ve hemen uykuya daldı.

Bir süre sonra, telefonun ziliyle uyandı. Arayan babasıydı. Bir kız kardeşinin dünyaya geldiğini, müjdeliyordu. Hemen yıkandı, giyindi, bir şeyler yedi, cici annesine geçmiş olsun demek ve yeni doğan kardeşini görmek için hastaneye koştu.

Kardeşi kırmızı saçlı, beyaz tenli çok güzel bir bebekti. Ona hemen kanı kaynadı ve saçlarını aleve benzettiği için adını Alev koymalarını istedi. Cici annesi çok iyiydi, doktoru onun akşama eve dönebileceğini söyledi.

Babası, annesiyle kardeşini eve getirdiği zaman, yaptığı resim mutfaktaki masanın üzerinde duruyordu. Büyük bacanın içinden yükselen alevler, gerçek gibiydi. Alt yanında da, sulara gömülmüş evler görülüyordu. Çok ürkütücü görünüyordu. Resimden çok etkilendiler. Ona, bu resmi neden yaptığını sordular. Gece yarısı bir rüya gördüğünü, ter içinde uyandığını, o sırada cici annesinin doğum sancısı tuttuğu için, kendilerine anlatamadığını, resmini yaptığını söyledi. Babası, oğlunun ter içinde olduğunu gördüğünü, anımsadı. Daha önce, kötü bir doğum olayı yaşadığı için, çok telaşlandığını, oğlunu ihmal ettiğini fark etti ve çok üzüldü. Eşiyle bu konuda konuştular ve bir daha her ne olursa olsun, çocuklarına daha dikkatli ve ilgili olmaya, kendi, kendilerine söz verdiler.


Bu haber 1724 defa okunmuştur

           
öyküler, barış akarsu, congar, izmir, ayla congar, congar sanayi, metal, küçük kız, zeytinyağı, börülce, çocuk, makarna, vücut, peynir, elişi çalışmaları, arkadaş, kadın, yemek, diyet, fıkralar, hikayeler, kapari, kuş gribi, temel, çantalar