Anasayfa
     Biyografi
     Paylaşmak İstediklerim
     Büyüklere Hikayeler
     Çocuk Hikayeleri
     UZUN HİKAYELER
     Var
     Öç
     Altıngöl
     Oyuncakçı
     Kartopu
     Futbol Fanatiği
     Diyet Yemekler
     Barış Akarsu
     Congar Metal
     Elişi Çalışmaları
     Şiirsel Egzersizler
     Politika
     Ekonomi
     Çevre
     Hayvanlar
     Uzay
     Turizm
     Demeler
     Karışık
     Fıkralar
     Coğrafya
     Tarih
     Sağlık
     Şifalı Bitkiler
     Felsefe
     Konuk Yazarlar
     Foto Galeri
     Kapari Yetiştiriciliği
     Slayt / Sunum
     LİNKLER
     Kapari
     Reiki
     İletişim



En Çok Aranan Kelimeler

Ayla Congar | Kadın | Müzik | Doğa | Sanat | Fıkra | Kapari | Sanayi | Çanta | El işleri | Bilim | Dünya | İzmir | Çeşme | Ayla | Congar |

 
Paylaş

ALTINGÖL 6. Bölüm

6.Bölüm

Kasabadaki tatilleri sona erdi. Annesi tarladaki işleri yoluna sokmuş, kahyaya gerekli talimatları vermişti. Son bir defa daha Cici Annesinin ölen kocasıyla, oğlunun mezarlarını ziyaret ettikten sonra, Altın Göle doğru yola çıktılar.

Altın Gölde yapılaşma yasak olduğu için ev yapamıyorlar, çadırda kalıyorlardı. Babası bu yıl, daha büyük bir çadır almıştı. Üç odaya gereksinimleri vardı. Kızlar bir odada, delikanlı bir odada, annesiyle babası da bir odada kalacaktı. Bu kez Altın Göle arabayla gittiler. Yol üzerindeki kentleri tanımak istiyorlardı.

Uzun tatilden yararlanarak, bu geziyi gerçekleştirdiklerine çok memnundular. Uğradıkları yerlerden yöresel hediyelik eşyalar alarak, yollarına devam ettiler.

Artık Altın Göle yaklaşmışlardı.
Bir benzinciye uğradılar.
Benzin alıp, yemek yiyeceklerdi.
Camda asılı, bir tabela gördüler.

“Eleman aranıyor.”

Anneyle baba birbirlerine bakıp gülümsediler; ikisi de aynı şeyi düşünmüşlerdi. İşletme sahibine:
--“Biz daha önce bu işi yaptık, eleman buluncaya kadar size yardım edebiliriz” dediler, “parada istemeyiz.” Nereden geldiklerini unutmamak için, bunu yapmalıydılar.

Dört gün orada çalıştılar, binanın arkasındaki odada, hep birlikte kaldılar. Delikanlı çok etkilenmişti. Çok şanslı olduğunu, düşündü. Şansları yardım etmeseydi belki bu gün, bir lokantada garson olarak çalışıyor olacaktı. Halbuki güzel bir evi vardı, iyi bir hayat yaşıyor, üniversiteye okuyor, iki yabancı dil öğrenmişti ve artık dünyayı tanımak istiyor, gelecek seneki tatilinde başka ülkeleri de görmeyi hayal ediyordu.

Çalıştıkları yer, Altın Göle yakındı. Beşinci günün sabahı erkenden yola çıktılar. Altın Göl kasabası yoktu artık. Altın madeni de tükendiği için herkes orayı terk etmişti. Yiyecek içecek bulmaları, mümkün değildi. Yol üzerindeki bir kasabadan, bir haftalık yiyecek aldılar. Artık Altın Gölde daha uzun süre yaşamaları zordu.

Altın Göle vardıklarında, vakit öğleni geçmişti. İlk işleri çadırlarını kurup, eşyalarını yerleştirmek oldu. İşlerini bitirdikleri sırada, göl altın rengine dönmeye başladı. Dağ ile birlikte aşağı kayan çam ağaçları kurumamış, yerlerine uyum sağlamışlardı. Gölün ağaçlara yakın kısmı bu saatte yeşil görünüyordu.

Muhteşem bir manzaraydı.

O gün yorgun oldukları için, hava kararmadan biraz kitap okuyup, kararınca da yemeklerini yiyerek erkenden yattılar. Düşünceleri sabah erkenden kalkıp, gölün altın renginden, maviye dönüşünü seyretmek, sabah banyolarını gölde almaktı.

Delikanlı bu yıl göle daha başka bir gözle bakıyor, gölün güzelliğini, çevrenin güzelliğini daha başka bir gözle görüyordu.
Daha şiirsel, daha romantik.
Yanında bir kız arkadaşı olsun istiyordu.
Artık büyümüş, erkekliğe adım atmıştı.
Göl onun için yalnız yüzülecek, balık tutulacak bir su değildi.
Anılarını da daha farklı anımsıyordu.
Şimdi altın kuyruklu deniz kızları lir çalıyor, romantik aşk şarkıları söylüyorlardı. Altın fıskiyelerden fışkıran sular yüzünü ıslatıyordu.
Deniz kızlarından biri, uğruna karakola düştüğü kıza ne kadar da benziyordu. Onlara doğru yüzdükçe, deniz kızları uzaklaşıyorlardı.

Annesinin sesiyle hayallerinden sıyrıldı.
--“Kahvaltı hazır” diyordu. Aile sohbet ederek, kahvaltı yedi. Nur Bebek bir kaç gün içinde ne kadar çok kelime öğrenmişti. Ses tonu çok güzeldi. Şarkı söyler gibi konuşuyordu. Kahvaltı sofrasında hiç susmadan konuştu.

Kahvaltı bittikten sonra, baba oğul gölün çevresinde dolaşmaya çıktılar. Çocuklar yorulur diye onları götürmemişler, anneleri de onlarla birlikte çadırda kalmıştı.

Artık babasıyla daha ciddi konularda konuşuyorlardı. Baba çok mutluydu. Oğlu çok iyi bir evlattı. Büyümüş, olgunlaşmaya başlamıştı artık.

Gölün karşı kıyısına vardıklarında, orada bir mağara olduğunu gördüler. Daha önce, böyle bir mağara olduğunu bilmiyorlardı, kimseden de duymamışlardı. Dikkatli davranarak içeriye girdiler. Mağaranın duvarları da, tavanı da pırıl, pırıl parlıyordu. Mağaranın ağzından giren güneş ışığı, kristal taşlardan oluşmuş duvarlara, kristal sarkıtlar sarkan tavana vuruyor, bir renk armonisi yaratıyordu. Duvarlardan akan suların sesleri de bir fon müziğiydi sanki. “Acaba mağaranın ağzı depremden sonra mı açılmıştı?” En akla yakını buydu. İlk girdikleri mağarada, başka mağaralara açılan delikler vardı. Daha fazla ilerlemek tehlikeli olabilirdi, öğle yemeği zamanı da yaklaşmıştı, annesi merak ederdi. Baba
--“Geri dönelim” dedi, “annen merak eder.”

Delikanlı mağaradan çıkmak istemiyordu.
Sanki orada yapılacak bir işi varmış, gibi geliyordu.
Yerde bir kristal taş gördü.
Onu aldı.
Çok düzgündü.
Bir yerden kopmuş gibi değildi.
Ona bu taş, alması için oraya bırakılmış gibi geldi.
Taşı cebine koydu, mağaradan çıktılar ve çadırlarının bulunduğu yere doğru yürümeye başladılar.

Delikanlının aklı mağarada kalmıştı.

Yemeklerini yediler, biraz uyudular. Sabah çok erken kalktıkları için yemekten sonra uyku bastırmıştı. Baba oğul çok da yorgundular, az yol yürümemişlerdi.

Kızların cıvıl, cıvıl konuşmalarıyla uyandılar. Nur Bebek gölü gösteriyor, bir şeyler anlatmak istiyordu ama anlayamadılar. Sandala bindirip, onu gösterdiği yere götürdüler. Orada gökyüzünü gösterip; bir şeyler anlatmaya çalıştı ama yine anlayamadılar. “Acaba geldiği günü mü, anımsıyordu?” Hiç bir şey anlamadan, geri döndüler.

Daha sonra baba oğul, balık avladılar, kitap okudular. Ailecek gölün renginin, altın rengine dönüşünü seyrettiler. Gün bitiyordu. Hava karardıktan, arılar uyuduktan sonra akşam yemeklerini yediler ve yattılar.

Delikanlı, günün yorgunluğu ve temiz havanın etkisiyle derin bir uykuya daldı. Gece yarısı Nur Bebeğin mutlu çığlıklarıyla uyandı ve kardeşlerinin yattığı odaya koştu. Nur Bebek, pencereden dışarı bakarak zıp, zıp zıplıyor, Alev de onun sesine uyanmış, yattığı yerden şaşkın, şaşkın onu izliyordu. Delikanlı onun baktığı yere, bakınca, ışıklı cismin orada olduğunu gördü. Gölün üzerinde dönüyor, adeta dans ediyordu. Eliyle, Alev’ e uyumasını işaret etti. O bir şey görmediği için arkasını döndü ve uyudu. Nur Bebekle birlikte bu ışık dansını seyrettiler. Bir süre sonra ışık dansı sona erdi ve ışıklı cisim gitti. Işık arkadaşları onlara, merhaba demeye gelmişti.

Delikanlının içini bir hüzün kapladı.
Bir düşünce girmişti beynine.
“Acaba Nur Bebeği mi görmeye gelmişlerdi?”
Ne kadar sevinmişti onları görünce, neler yapmıştı.
Kendilerine bu kadar sevgi gösterisinde bulunmaz, kavuştuğu zaman, bu kadar sevinmezdi.
Belki de bir gün, kendilerini terk edip, onlara dönecekti, belki de bir süre için kendilerine bırakılmıştı.
“Ondan nasıl ayrılacaktı?” Bu olasılıkları düşünüyor, beyni zonkluyordu. Uykusu kaçtı. Mağarayı düşünmeye başladı. Kristaller onu çağırıyordu, ona:
--“Gel” diyorlardı. Kalktı, giyindi ve dışarı çıktı.

Ay ışığı vardı.
Bir süre göle baktı, sonra mağaranın olduğu yere.
Çağrı çok güçlüydü.
Kristaller onu çağırıyorlardı.
Bir not bile bırakmayı akıl edemeyerek, mağaraya doğru yola çıktı.

Oraya vardığında, içeriye girmeye biraz korktu ama içerisi ışıl, ışıldı ve çok güzeldi. Kristaller ay ışığında daha güzel parlıyordu. Mağaranın ağzına yakın yerlerdeki kristaller, ışığı aydan alıyor, daha içeridekilere yansıtıyordu. Işık böylece mağaranın derinliklerine doğru ilerliyordu.
Büyülenmiş gibiydi.
Farkında bile olmadan içeriye girdi.
Etrafına bakınarak ilerledi, ilerledi, mağaranın duvarındaki bir oyuktan, başka bir mağaraya geçti.
Orası ışığı tepeden alıyordu.
Ay ışığı mağaranın tepesindeki bir oyuktan içeri aktığı için buradaki ışık dansı daha farklıydı. Oradan başka bir mağaraya, oradan da başka bir mağaraya.
Burada kristaller pembeydi, içeride pembe ışık demetleri dans ediyordu. Başka mağaralara, o mağaralardan başka mağaralara geçti.
Artık kristallerin rengi kırmızıydı.
Mağaranın içi sanki alev, alev yanıyordu.
Birden her taraf karardı.
Delikanlı o anda kendine geldi ve kaybolduğunu fark etti.

Ay gitmiş, ışık dansı bitmişti. Şimdi ne yapacaktı? Mağaranın içinden küçük dereler akıyordu, yerler ıslaktı ve akan suların sesi duyuluyordu sadece.

“Güneş doğunca burası yine aydınlanacak, o zaman ne yapacağımı, düşünürüm” dedi, sesli düşünerek. Çok uykusu gelmişti. Hiç bir şey düşünecek halde değildi. El yordamıyla kendine kenarda kuru bir yer buldu, uzandı ve yorgunluğun da etkisiyle hemen uyudu.

Gözlerini açtığında kendini alevler içinde kalmış, zannetti. Etrafına bakınca, duvarlarını kırmızı kristallerin kapladığı mağarada olduğunu, anımsadı. Güneşin doğduğunu anladı. Dışarıya çıkabilmek için, bir yol aramaya başladı. Her yeni mağaraya geçişte, girişten daha fazla uzaklaştığını fark etmesi uzun sürmedi.
Artık çevresinde hiç pembe kristal göremiyordu.

Mağaraların içlerinde göletler oluşmuştu. İçleri balık doluydu. Karnı çok acıkmıştı, biraz su içti. Su açlığını bastırmadı, daha fazla açlık duymasına neden oldu. Gölet’e girdi ve bir balık yakaladı. Bunu pişirmesi gerektiğini düşündü ama ateşi nereden bulacaktı? Sonunda açlık galip geldi, balığı çiğ, çiğ yedi.

Çıkış yolunu bulamıyor, çılgınlar gibi koşuyordu mağaraların içinde. Acıkınca çiğ balık yiyor, üzerine göletlerden su içiyordu. Büyük bir panik içindeydi. Böylece günler, haftalar, aylar geçti, delirmek üzereydi. Saçları, sakalları uzamış, bir deri, bir kemik kalmıştı. Artık balıktan nefret ediyordu. Ruhsal durumu da bozulmuş, kim olduğunu, nereden geldiğini unutmuştu.

Tek düşüncesi gün ışığına kavuşmaktı.

Delikanlının mağarada kaybolduğu gecenin sabahı, annesi ve babası uyanıp oğullarını göremeyince merak ettiler ama “dolaşmaya çıkmıştır” diye düşünerek beklemeye başladılar. Akşamüzeri merakları endişeye dönüştü. Babası en yakın kasabaya gitti ve gerekli yerlere haber verdi.

Çok sayıda dalgıç ve mağaracı geldi. Gölün dibini karış, karış aradılar. Dağları aradılar. Babası oğlunun aklının mağarada kaldığını anımsadığı için mağarayı da arattı ama mağaraya girdiğini gösteren hiç bir iz yoktu.

Mağaralarda kaybolmuş olsa bile bu kadar gün geçtikten sonra açlıktan ve susuzluktan ölmüş olabileceğine karar vererek, aramayı durdurdular. Onlar içleri balık dolu göletleri olan mağaralara ulaşamamış oldukları için, onun açlıktan öldüğünü düşünmüşlerdi. Baba:
--“Altın Göl” dedi, “altınlarını verdin ama oğlumu aldın.”

Yaşlı gözlerle geri döndüler. Baba arada, sırada, “acaba oğlumu ışıklı cisimdekiler mi aldı götürdü” diye düşünerek avunuyor, bir gün onun geri döneceğini umut ediyordu.

O öyküyü hep hatırlardı.


Bu haber 1794 defa okunmuştur

           
öyküler, barış akarsu, congar, izmir, ayla congar, congar sanayi, metal, küçük kız, zeytinyağı, börülce, çocuk, makarna, vücut, peynir, elişi çalışmaları, arkadaş, kadın, yemek, diyet, fıkralar, hikayeler, kapari, kuş gribi, temel, çantalar