Anasayfa
     Biyografi
     Paylaşmak İstediklerim
     Büyüklere Hikayeler
     Çocuk Hikayeleri
     UZUN HİKAYELER
     Var
     Öç
     Altıngöl
     Oyuncakçı
     Kartopu
     Futbol Fanatiği
     Diyet Yemekler
     Barış Akarsu
     Congar Metal
     Elişi Çalışmaları
     Şiirsel Egzersizler
     Politika
     Ekonomi
     Çevre
     Hayvanlar
     Uzay
     Turizm
     Demeler
     Karışık
     Fıkralar
     Coğrafya
     Tarih
     Sağlık
     Şifalı Bitkiler
     Felsefe
     Konuk Yazarlar
     Foto Galeri
     Kapari Yetiştiriciliği
     Slayt / Sunum
     LİNKLER
     Kapari
     Reiki
     İletişim



En Çok Aranan Kelimeler

Ayla Congar | Kadın | Müzik | Doğa | Sanat | Fıkra | Kapari | Sanayi | Çanta | El işleri | Bilim | Dünya | İzmir | Çeşme | Ayla | Congar |

 
Paylaş

ALTINGÖL 7.Bölüm

7. Bölüm

Altın Göl, komşu ülkenin sınırındaydı. O ülkenin sınırının Altın Göl’e yakın bir yerinde bir taş ocağı vardı. Kırmızı oniks çıkıyordu. İşçiler sabah geldiklerinde dinamitleri yerleştirdiler, ateşlediler ve patlamasını beklerken; kulaklarını tıkayarak yere uzandılar. İşte o anda dinamiti koydukları oyuğun içinden, saçı sakalına karışmış, bir deri, bir kemik, kalmış bir adamın fırladığını gördüler. Güneşten rahatsız olan gözlerini elleriyle kapatmış, orada öylece duruyordu.
-- “Kaç” diye bağırdılarsa da; duyuramadılar. Yürekli biri fırladı, koşarak yanına ulaştı ve onu patlama yerinden uzaklaştırdı. Ardından dinamitler peş, peşe patladı.
Adam oracığa yığılmış kalmıştı.

Onu hastaneye götürdüler.
Hastanede üzerindeki parçalanmış giysileri çıkararak, hastane giysisi giydirdiler. Pantolonunun cebinden beyaz bir kristal çıkmıştı.
O yörede böyle bir taş yoktu.
Taş ocağından kırmızı onniks çıkıyordu ve çevredeki taşlar da içinde oniks kırıntıları bulunan kahve rengi taşlardı.

Bir doktor bir şey anımsadı. Yıllar önce taş ocağında bir kaza olmuş, pek çok işçi yaralanmıştı. O zaman işçiler, taşların bir gök cismi tarafından üzerlerine atıldığını iddia etmişlerdi. Buna inananlarda olmuştu, inanmayanlarda. Tarihiyse, Altın göl depreminden az önceye rastlıyordu. Uzaylıların, taş ocağının çalışmasını istemedikleri için bunu yaptıklarına dair bir rivayet yayılmış, kimse taş ocağında çalışmak istememişti. Uzun yıllar işçi bulunamadığı için taş ocağı kapalı kalmış, daha bu yıl işletmeye açılabilmişti.

Belki de Altın Göl depremine buradaki patlamalar neden olmuştu.
Belki de uzaylı dostlar bu depremi önlemek için taş ocağını taş yağmuruna tutmuşlardı.
Belki de delikanlının küçükken gölde gördüğü Işıklı Cisim yapmıştı.

Delikanlının cebinden aynı taşın çıkması, yıllar önceki taş yağmurunu anımsatarak:
Bir kısım insanların onu uzaylı sanmalarına neden oldu.
Bir kısım halk da Delikanlıya,
“Taş Ocağı Cini” diye ad taktı.

Hastanede günlerce kaldı. Yemek yiyor, uyuyor, uyanıkken de gözlerini bir noktaya dikerek öylece duruyor veya etrafına korkuyla bakınıyordu.

Konuşmadığı için kimliğini tespit edemiyorlardı. Konuştukları zaman boş, boş bakıyor, konuşulanları anlamıyordu.

Bir gün genç bir hemşirenin aklına, elbiselerini incelemek geldi. Parçalanmış elbiselerin etiketleri, komşu ülkenin ünlü bir mağazasından alındığını gösteriyordu. Komşu ülkede oturan akrabaları ona, bu markadan elbise getirmişlerdi. Doktoruna bunları anlattı. Oraya nasıl geldiğini anlayamamışlardı ama nereden geldiğini öğrenmişlerdi artık.

Bu bile bir ilerlemeydi.

Epey bir yazışmalardan sonra onu ülkesine gönderdiler. Ülkesinin televizyon kanallarına iyi bir reyting malzemesi oldu. Her kanal hastanede ayrı, ayrı filmlerini çekip yayınlıyordu.

Ailesi üzüntülerinden gazete okumuyor, televizyon seyretmiyor, bütün zamanlarını oğullarının bulunması için dua etmekle geçiriyorlardı. Belleğini yitiren delikanlıyı, uğruna arkadaşını yumrukladığı kız, tanıdı ekranda. Koşa, koşa geldi, ailesine haber verdi. Öyküyü öğrendiler ve hemen onun bulunduğu hastaneye koştular. Oğullarına sarıldılar ama o, onları tanımadı. Mağaradan aldığı kristal başucunda duruyordu. Anımsamasına yardımcı olur diye onu oraya koymuşlardı. Babası kristali tanıdı, daha çok ağlamaya başladı. Göl kıyısındaki gezi onun fikriydi. O gün oraya gitmeselerdi; oğlu o mağarayı görmeyecekti. Kendisini suçluyordu. Bu başına gelenler oğlunun kaderiydi, “bunları yaşaması gerekiyordu” diye düşündü sonra.

Bir süre sonra onu hastaneden çıkardılar. Artık doktorların onun için yapabilecekleri bir şey kalmamıştı. Zaman anımsamasına, yardım edecekti. Annesi onu yeniden Altın Göl e götürmeyi önerdi. Doktoru bu fikri beğendi.

Çadırları güzeldi ama hava soğuktu. Bir karavan satın alarak, baba oğul Altın Göl’ e gittiler. Alev bu yıl okula başlamıştı. Onu okulundan uzak tutmamak için, annesi kızlarla birlikte kentte kaldı.

Hava soğuktu ama çevre çok güzeldi. Baba çocukluk günlerindeki gibi işleri yapıyor, yemek hazırlayıp, oğluna yediriyordu. Kristali yine başucuna koymuştu. Belki ona bakarak başına gelenleri hatırlar da, belleği yerine gelir diye bekliyordu.

Bir gün balık avlayıp, oğluna yedirmeyi düşündü. Kaybolduğu günün öğle yemeğinde gölden tuttuğu balıkları yemişlerdi. Yine balık yerse; belki bir şeyler hatırlar diye umut ediyordu. Oğlu bir yere oturttuğu zaman, hiç yerinden kalkmıyordu. Onu rahatlıkla yalnız bırakıp, balık avlamaya gidebilirdi. İçi rahat olarak sandala bindi ve açıldı.

Delikanlı babasının oturttuğu yerde oturuyor, hiç kıpırdamıyordu. Kristal tam karşısındaydı. Gözlerini dikmiş ona bakıyordu. Birden kristal aydınlandı ve konuşmaya başladı. Bu ışıklı cisimdeki dostlarının sesiydi. Onunla iletişim kurmak için kristali kullanıyorlardı Ona mağaraya girişinden başlayarak, başına gelen bütün olayları anlattılar. Delikanlı anımsamaya başladı. O korku dolu günleri yeniden yaşıyor, tir, tir titriyor, terliyordu. Sonunda her şeyi anımsadı. Geçirdiği gergin dakikalar onu öyle yormuştu ki, oturduğu yerde uyuya kaldı.

Bir süre sonra baba, avladığı balıklarla geri döndü. Onun uyuduğunu görünce, yakaladığı balıkları pişirmek için, karavanın mutfak bölümüne geçti. Topladığı otlarla bir salata yaptı ve balıkları tavaya koydu. Etrafa çok güzel kokular yayılmaya başlamıştı. Kızaran balıkların kokusu, yatak odası bölümüne kadar uzandı. Delikanlı bu kokuyla uyandı, eskisi gibi yataktan kalktı, elini yüzünü yıkadı ve mutfak bölümüne geçti.

Artık her şeyi anımsıyordu, babasını da tanımıştı.
Baba, oğul sarmaş, dolaş oldular.
Babasının gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu.
Bunlar sevinç gözyaşlarıydı.
Allah oğlunu ona geri vermişti. Ailesi yeniden toparlanacaktı. Delikanlı hemen annesini ve kardeşlerini görmek istedi. Onlara haber vermeden yola çıktılar. İlk hava alanı olan kentten uçağa binerek, yaşadıkları kente geri döndüler.

Annesinin ve kardeşlerinin sevinci sonsuzdu. Ne söyleyeceklerini, ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Çocuklar ona sarılıp öpüyorlar, sorular soruyorlardı. Delikanlı çok zayıf düştüğü ve uzun süredir fazla hareket etmediği için çabuk yoruluyordu. Neden sonra onu oturtmayı akıl ettiler. Gençti, gücünü çabuk toplardı. Bunu dert etmediler, günün güzelliğini doyasıya yaşadılar.

Delikanlı dinlenmek üzere yatağına uzandı ve hemen uyudu. Kristali yine başucundaydı. Bir kaç saat sonra, onu konuğu olduğunu söyleyerek uyandırdılar.

Konuk, onu ekranda görüp, ailesine haber veren kız arkadaşıydı. Alev çokbilmişti. Kızı arayıp, ağabeyinin iyileşip kente döndüğünü ona bildirmiş, o da hemen gelmişti. Çocuklar da anne de onu çok seviyorlardı. Zor günlerinde onlara destek olmuştu. O zaman arkadaşının bulunacağına inanmış ve onları da inandırmıştı şimdi de iyileşeceğine inanıyordu.

Akşam yemeğini hep birlikte yediler. Delikanlının annesi de akşam yemeği için balık pişirmişti. Baba, oğul, öğlen yedikleri balığın daha leziz olduğunu söylediler. Buna hepsi güldü. “Yaza hep birlikte yeriz” dediler. Bu, kızı ailelerine kabul ettiklerini belirten bir mesajdı.

Nur Bebek iki buçuk yaşında olmuştu. Çok güzel konuşuyor, her şeyi anlıyordu. Güneşin nasıl doğduğunu, nasıl battığını, yıldızların havada nasıl durduğunu merak ediyor, onları sorularla bunaltıyordu. İki buçuk yaşında bir çocuğun, bu sorularına cevap vermek, çok zordu. Çok zekiydi, inanılmaz gözlemleri ve saptamaları vardı.

“ Büyüdüğü zaman bu çocuğa nasıl bir eğitim verilecekti?”
Buna şimdiden hazırlanmaları gerekiyordu. Arada sırada ortadan kayboluyor, kendisini aratıyor, sonra gülerek ortaya çıkıyordu. Onu nasıl bulamadıklarına şaşıyorlardı.

Alev yedi yaşını doldurmuştu ve okula başlamıştı. Yarıyıl tatili bitmiş, ikinci yarıyıl başlamıştı. Pek zeki bir çocuk değildi. Plastik sanatlara eğilimi vardı, güzel resim yapıyor, çok güzel dans ediyordu. Sesi çok güzeldi, kulağı da iyiydi. Onu sanata yönlendirmeliydiler. Çok güzel bir kız olacaktı. Bunu da göz ardı etmemek gerekiyordu.

İkinci yarıyıl başlamıştı ama delikanlı başına gelenlerin etkisinden hala kurtulabilmiş değildi. Okulunu bir süre için dondurdu. Seneye başlarsam daha uygun olur diye düşünüyordu. Boş zamanlarını, şifacılıkla değerlendirmeye karar verdi.

Aile, başlarına gelen bu kötü olayın verdiği üzüntülerden kurtulmaya başlamıştı. Yeniden bir araya gelmişler ve mutlu günlerine geri dönmeye çalışıyorlardı.

Aradan üç yıl geçti.
Nur Bebek beş yaşında olmuştu.
Çok güzeldi.
Cinsiyeti yoktu ama bir kız çocuk görünümündeydi.
Bunu aileden başka kimse bilmiyordu.
Hiç hastalanmamış, doktora gitmemişti ama

“ne zamana kadar bu gerçeği saklayabilirlerdi?”

Kaybolmaları daha sıklaşmış, süreleri uzamağa başlamıştı. Her kayboluşunda tasalanıyorlar, ortaya çıkınca seviniyorlardı.

Kristal bir gün yine, delikanlıyla iletişim kurdu. Artık ona Nur’ un sırrını açıklamalarının zamanı gelmişti.


Bu haber 1749 defa okunmuştur

           
öyküler, barış akarsu, congar, izmir, ayla congar, congar sanayi, metal, küçük kız, zeytinyağı, börülce, çocuk, makarna, vücut, peynir, elişi çalışmaları, arkadaş, kadın, yemek, diyet, fıkralar, hikayeler, kapari, kuş gribi, temel, çantalar