Anasayfa
     Biyografi
     Paylaşmak İstediklerim
     Büyüklere Hikayeler
     Çocuk Hikayeleri
     UZUN HİKAYELER
     Var
     Öç
     Altıngöl
     Oyuncakçı
     Kartopu
     Futbol Fanatiği
     Diyet Yemekler
     Barış Akarsu
     Congar Metal
     Elişi Çalışmaları
     Şiirsel Egzersizler
     Politika
     Ekonomi
     Çevre
     Hayvanlar
     Uzay
     Turizm
     Demeler
     Karışık
     Fıkralar
     Coğrafya
     Tarih
     Sağlık
     Şifalı Bitkiler
     Felsefe
     Konuk Yazarlar
     Foto Galeri
     Kapari Yetiştiriciliği
     Slayt / Sunum
     LİNKLER
     Kapari
     Reiki
     İletişim



En Çok Aranan Kelimeler

Ayla Congar | Kadın | Müzik | Doğa | Sanat | Fıkra | Kapari | Sanayi | Çanta | El işleri | Bilim | Dünya | İzmir | Çeşme | Ayla | Congar |

 
Paylaş

ÖÇ 1. Bölüm

1. Bölüm

Doksan sekiz yaşındayım.
Artık bacaklarım beni taşımıyor, ayaklarımı sürüyerek yürüyebiliyorum, vücudumda dayanılmaz ağrılar var, sayısız da hastalığım.
Bu kadar hasta olduğum halde hala neden ve nasıl yaşayabildiğimi anlayamıyorum.
Öcümün gücü olsa gerek diye düşünüyorum bazen bunun nedenini, belki de o caniye karşı duyduğum kinin bana verdiği güç. Öcümü aldım ama kinim hala sürüyor. O kin ki: Ruhum yaşadığı sürece sürecek. Belki bir gün evren yok olabilir ama o caniye duyduğum kin ve nefret sonsuza kadar boşlukta bir yerlerde gezinecek.

Kim bilir belki bir gün sevdiğimle kavuşursam bu kin bitebilir, o caniyi affedebilirim.

Bahçemde bir kameriye var.
Uzun yıllar önce yaptırdım onu, kör kuyunun üstüne.
Çevresi sarmaşıklarla çevrili, kırmızı çiçekleri, mavi çiçekleri var sarmaşıkların, beyaz çiçekleri, güzel kokan, yaz aylarında yeşil yapraklarıyla güneşi tutan, kış aylarında yapraklarını dökerek güneşin sıcaklığının içeri girmesine izin veren.

Rahat koltuklar var kameriyenin içinde; kimler oturmadı ki o koltuklarda, ne kadar çok konuk ağırladı o koltuklar.
Genç, yaşlı.
Sabahlara kadar süren sohbetler, yenen yemekler, kahkahalar.

Her gün saatlerce oturuyorum kameriyemde, hatıralarla dopdolu, dolup, taşarak.
Hava soğuk da olsa, yağmur da yağsa günümün çoğunu orada geçiriyorum.
Oraya giderken ayaklarım daha bir güçlü oluyor, yaşam gücümün arttığını hissediyorum.

Bu nedenle öcümün gücü diyorum beni yaşatan sebebe; ruhumu besliyor, vücudumu güçlendiriyor hala unutamadığım o kin, hastalıklarımı tedavi ediyor, o caniye duyduğum öfke; beni benden alan, değiştiren, cani ruhlu yapan.

Son günlerde kameriye de uzun saatler oturduktan sonra bir ses duyuyorum, beni çağıran.
--“Artık buraya dönme vaktin geldi” diyor ses bana.
Büyülü bir müzik eşlik ediyor sese, beyaz güzel bir de sis, kelimelerle anlatılamayacak güzellikte beyazlığı olan bir sis; beni içine alıp başka bir dünyaya götürecekmiş gibi salınıyor. Bu gün ses bana:
--“Bu dünyada yapmak istediğin başka bir şey varsa yap, az vaktin kaldı, çabuk ol” dedi.
Sesin büyüsüne kapılıyorum ve sisin içine karışıp, gitmek istiyorum ama sesin bana söylediğini hatırlıyorum sonra ve dünyada ne yapmak istediğimi düşünüyorum,
--“Yapmak istediğim bir şey var mı?” Diye soruyorum kendime.
--“Evet, yapmak istediğim bir şey var öbür dünyaya göçmezden önce.”
Sırrımı açıklamak istiyorum.
Öcümün sırrını açıklamak.
Belki bunu yaparsam bütün terör şehitlerinin ve yakınlarının da ruhlarını rahatlatabilirim.
Ben onların bir kısmının da öcünü aldım, kendi öcümü alırken; o caninin vur emri verdiği şehitlerin.
Bunu öğrenmek onları mutlu edebilir belki.
Yoksa deli mi diyecekler bana yaptıklarımı duyunca, bunu bilmiyorum.

Çoğu öbür dünyaya göçtüler, sevdiklerine kavuştular ama ben hala buradayım.

Yalnızım
Mutsuzum
Umutsuzum
Bir boşlukta yaşıyorum sanki.

Belki de sırrımı açıklamamı bekliyor şehit yakınları benden
Bu dünyadaki son görevim belki de bu.

Bir an önce yıllardır sakladığım sırrı açıklamalıyım
Öcümün sırrını
Bir kör kuyuya gömdüğüm sırrımı
Kinimin ateşini söndürmeye yetmeyen öcümün sırrını.

Fazla zamanımın kalmadığını hissediyorum bu dünyada.
Hemen şimdi yazmaya başlamalıyım yıllar, yıllar önce olanları, bugün tarih olan ama hiç unutmadığım o olayı.
Bugün, o günkü gibi hatırladığım.
Uyumadığım gecelerimi
Bomboş gündüzlerimi dolduran sırrımı sayfalara dökmek için gecemi gündüzüme katmalıyım.
Öbür dünyaya göçmeden önce.

Evet kağıdım, kalemim hazır, yazmaya başlayabilirim.
Ellerim tutmuyor, titriyor, pek kolay olacağa benzemiyor bu iş, çok uzun sürebilir bitirmem.

Bir yardım eden olsa diye düşünüyorum ama kimse hislerimi benim gibi kağıda aktaramaz.

Güzel bir ocak sabahıydı.
Hava ayaz ama gökyüzü pırıl, pırıldı.
Rüzgar kentin üstüne çöken kirli havayı dağıtmış, sadece soğuğun kokusu duyuluyordu.
İnsanın ciğerlerini yakan kuru soğuğun kokusu.
Aç martılar bağırıyordu kentin üstünde turlayarak, çığlıklar atarak, karıştıracak çöp arıyorlardı.
Soğuğu, kış aylarını her zaman sevmişimdir.
Soğuktan gözlerim yansa da.
Ellerim donsa.
Burnum kızarsa da
Aksa da soğuk kış günleri.
Açık havada dolaşmayı çok severim.

Güneşin yüzünüzde hissettiğiniz hafif sıcaklığı umut gibidir,
Işığı neşedir; yüreğinize dolar, mutlu eder insanı.

Kuşlar üşümesinler diye tüylerini kabartmış dallarda tüner, daha soğursa hava, sıfırın altına düşerse:
Donup yere düşer kuşçuklar.
Kuşlar donmasın isterim, kendilerine sıcak bir yuva bulsunlar, baharı beklesinler orada, benim sıcak yuvam gibi.
Öcümle yaşadığım, kinimle dopdolu sıcacık yuvam.

O gün sevdiğim için önemli bir gündü, bir basın toplantısına katılacaktı ve benim de orada olmamı istemişti.
Çok heyecanlıydım.
Çok güzel olmalıydım, çok şık olmalıydım ki:
Benimle gurur duysun, gözlerinin içi gülsün.
Konuklar da ne kadar şık, ne kadar güzel olduğumu görsünler ve ne kadar da zeki olduğumu, onu ne kadar sevdiğimi anlasınlar.
O da anlasın ki:
Bütün çabam onun içindir.
Onu güzelliğimle,
Kibarlığımla,
Terbiyemle,
Hoşgörülü kişiliğimle,
Kültürümle gururlandırmak içindir,
Onun beni daha fazla sevmesi içindir.

Heyecandan titriyordum, çok da mutluydum, toplantı saatini iple çekiyordum.


Dışarıda soğuk, içerde yuvamızın sıcaklığı vardı.

Birlikte hafif bir kahvaltı yaptık.
Ona güzel bir sofra hazırlamış, ekmek kızartmış, portakal suyu sıkmıştım
0na her hizmeti kendim yapmaktan gurur duyar, büyük bir zevk alırdım.

Sevdiğim kahvaltısını bitirir, bitirmez işine gitmek üzere evden çıktı.

O gittikten sonra kısa bir süre daha kahvaltı masasında oturdum ve ne kadar mutlu olduğumuzu düşünerek Allah’a bize bu mutluluğu armağan ettiği için teşekkür ettim.

Duyduğum güzel hislerden kopmak istemediğim için gönülsüzce yerimden kalktım ve banyoya gittim.

Banyo yaptıktan sonra saçlarımı iyice kurutarak spor bir kıyafet giydim. Üzerime kapşonlu, bir palto geçirdim ve dışarıya çıkınca kapşonu başıma kaldırdım.

İlk iş olarak bir güzellik enstitüsüne gittim, yüzüme bakım ve ardından makyaj yaptırdım. Oradan bir berbere gittim ve saçlarımı tarattım; onun beğendiği gibi.

Aynadaki hayalimi çok beğendim, çok güzel olmuştum.
Işıl, ışıldım, beni görünce:
--“Güneşim geldi” diyecek, gözleri parlayacaktı.

Eve dönerken vücudumda garip bir yorgunluk ve içimde nedensiz bir huzursuzluk başladı, kötü bir şey olacakmış gibi geliyordu.
Oysa güne çok güzel başlamış ve gittiğim yerlerde de keyfimi kaçıracak hiç bir şey olmamıştı, sağlığım da çok iyiydi.

Bir bardak su içtim, çalar saati bir saat sonrasına kurarak saçlarım ve makyajım bozulmasın diye arka üstü yatağıma uzandım.
Biraz uyumak iyi gelebilir diye düşünmüştüm ama uyuyamadım ve gözlerim tavanda dolaşarak yattıkça huzursuzluğum daha da arttı.

Göğsümün üstünde sanki bir ağırlık vardı ve nefes almamı engelliyordu.

Vücudum kaskatı kesilmiş, yüz hatlarım kasılmıştı.

Yatmaktan bir fayda görmeyince kalktım ve giyinmeye başladım. Kalbim hızlı, hızlı atıyor boğulacak gibi oluyordum. İki katı bir zamanda ancak giyinebildim; giyeceklerimi evden çıkmadan önce hazırlamış olmasaydım üzerime giyecek bir şey bulamazdım belki; öyle kötü bir ruh hali içindeydim.
Karabasan denizinde boğuluyordum sanki.
Beni esir alan bir gücün elinden kendimi kurtaramıyordum.

Sokağa çıkmazdan önce son bir defa her zaman yaptığım gibi ama bu defa istemeye, istemeye aynaya baktım ve görüntümü hiç beğenmedim.
Yüzüm allak, bullaktı, yüz hatlarım kasılmıştı ve ben ne kadar çabalasam da yüzümü düzeltemiyordum.
Deliye benziyordum, saçlarım havaya dikilmişti, bir saat önceki ben değildi sanki aynada gördüğüm.


Bu haber 1653 defa okunmuştur

           
öyküler, barış akarsu, congar, izmir, ayla congar, congar sanayi, metal, küçük kız, zeytinyağı, börülce, çocuk, makarna, vücut, peynir, elişi çalışmaları, arkadaş, kadın, yemek, diyet, fıkralar, hikayeler, kapari, kuş gribi, temel, çantalar