Anasayfa
     Biyografi
     Paylaşmak İstediklerim
     Büyüklere Hikayeler
     Çocuk Hikayeleri
     UZUN HİKAYELER
     Var
     Öç
     Altıngöl
     Oyuncakçı
     Kartopu
     Futbol Fanatiği
     Diyet Yemekler
     Barış Akarsu
     Congar Metal
     Elişi Çalışmaları
     Şiirsel Egzersizler
     Politika
     Ekonomi
     Çevre
     Hayvanlar
     Uzay
     Turizm
     Demeler
     Karışık
     Fıkralar
     Coğrafya
     Tarih
     Sağlık
     Şifalı Bitkiler
     Felsefe
     Konuk Yazarlar
     Foto Galeri
     Kapari Yetiştiriciliği
     Slayt / Sunum
     LİNKLER
     Kapari
     Reiki
     İletişim



En Çok Aranan Kelimeler

Ayla Congar | Kadın | Müzik | Doğa | Sanat | Fıkra | Kapari | Sanayi | Çanta | El işleri | Bilim | Dünya | İzmir | Çeşme | Ayla | Congar |

 
Paylaş

ÖÇ 2. Bölüm

2. Bölüm

Evden çıktım, arabama bindim ve kontağı çevirerek motoru çalıştırdım.
Beynimin uğultusundan motorun sesini duyamıyordum.
Ne yaptığımı bile bilmiyordum artık, beynim başka bir merkezden yönetiliyordu sanki.
Sevdiğimin iş yerine nasıl ulaştığımı bilmiyor, arabamı nasıl kullandığımı, oraya nasıl geldiğimi hatırlamıyordum, sanki başka bir boyuttaydım yaşadığım anların çoğunda.
Beynim zaman, zaman gerçeğe dönüyor, çevremi görüyor, ne yaptığımı fark edebiliyordum.

Dış kapının önünde durdum, arabamı orada bıraktım ve sevdiğimin iş yerinin bulunduğu binaya doğru yürüdüm.

Yürüyen sanki benim ayaklarım değildi.
Kendimi toparlamaya çalışıyor başarılı olamıyor, başka bir noktadan yönetildiğim hissinden kurtulamıyordum.
Büyük bir kuvvet gelmişti, güç gelmişti bedenime ki: ben ufak tefek, kaba kuvvete sahip olmayan biriydim, o anda ise dağları devirecek kadar güçlü hissediyordum kendimi.

Döner kapıdan nasıl geçtiğimi fark etmeden binaya girdim ve yürümeye devam ettim. Bir ses:
--“Yürümeye devam et, toplantı salonuna git” diyordu, “acele et.”
Halbuki önce bir ayna bulup, kendime çeki, düzen vermem gerekirdi, her zaman yaptığım buydu.

Bunları düşünmeye, bana ne olduğunu keşfetmeye çalışırken kendimi toplantı salonunun kapısında buldum ve içeri doğru iki adım kadar yürüdüm.

Önümde ufak, tefek, siyah saçlı, ucuz giyimli bir adam vardı.

Gözlerim sevdiğimi aradı, tam karşımdaydı ve bana doğru dönüktü yüzü ve yüzünde kırmızı bir ışık noktası geziniyordu.
Alnına bir silah doğrultulmuş olduğunu ve bu silahı doğrultanın da önümdeki adam olduğunu anladım.
Evet, elinde bir silah vardı, arkasındaydım ama kolunun duruşundan anlamıştım elinde bir silah olduğunu.
Tetiği çekmek üzereydi; silahları iyi tanıdığım için bunu çıkan sesten anladım ve koluna atladım.
Boğuşmaya başladık.
O anda tek düşündüğüm namluyu sevdiğimden uzaklaştırmaktı.
Boğuşurken namlu yön değiştiriyor, kah sevdiğime, kah başka yöne dönüyordu. Kendi, kendime “o ölmesin de, kim ölürse ölsün” diye düşündüğümü fark edince böyle düşündüğüm için çok üzüldüm.
Bu düşüncem bana ömrüm boyunca vicdan azabı çektirdi.
Ben onun ölmesini istemezdim ama başkalarının da ölmesini istemezdim.
Çaresizlikten ve korkudan böyle düşünmüştüm herhalde, yüreğimi paralayan korkudan.
Bu düşüncemden dolayı orada bulunanlardan özür diliyorum.

Cani kaçmak yerine hala silahını sevdiğime doğrultmaya çalışıyordu.
Boğuşma bir kaç saniye devam etti, silah bir defa patladı ve ardından korumalar yetişerek onu etkisiz hale getirdiler.
Bir anda yapmışlardı bunu, onlar güçlü, kuvvetliydiler ve bu iş için yetiştirilmişlerdi ama kafaları yetersizdi, tehlikeyi görememişlerdi.

Boğuşurken sağ bileğim çok kötü incinmişti, canım çok yanıyordu, beynim boşalmış gibiydi ve ben bileğimin ağrısından başka bir şey düşünemiyordum. Bu ağrıyı ömrüm boyunca hissettim ve bu ağrı sanki yüreğimdeki kini besledi ömrüm boyu.
Halbuki bileğim kısa sürede iyileşmişti; doktorlar ağrıya neden olacak hiç bir şey kalmadığını söylüyorlardı.

Bir de devamlı küfür ediyordum içimden, ben ağzından o güne kadar hiç pis bir kelime çıkmamış olan ben, en ağza alınmayacak küfürleri sayıp döküyordum ve beddualar yağdırıyordum o caniye.
Çenelerim kasılıyor, kilitleniyordu bunu yaparken, üstümü, başımı yolmak geliyordu içimden.
Bir süre sonra bir unutkanlık geldi üstüme, en basit şeyleri bile unutuyordum.
Bulunduğum anı yaşayamıyordum, o ana takılıp kalmıştım.
Sevdiğimin alnında o kırmızı noktayı gördüğüm ana.

Sonunda adımı bile unutmuş, hastaneye yatırılmışım.

İyileştim ama hiç bir zaman eskisi kadar kıvrak zekalı olamadım.
Beyin hücrelerimden bir kısmı ölmüştü yaşadığım korkuyla, vücut kimyam da bozulmuştu.

Bedenen iyileştikten sonra öfkem ve beddualarım bir süre daha seyrekleşerek devam etti.
Zamanla öfkem duruldu, ona ettiğim beddualar ve küfürlerin sayısı iyice azaldı ama öç alma duygusu gelişmeye başladı ruhumda.
Adaletin o caniye verdiği cezayı az buluyordum ve onu kendim cezalandırmak istiyordum.
Onu nasıl cezalandıracağımı düşünürken başka bir şey saptadım.
Asıl suçlu o değildi.
O kandırılmış birisiydi.
Bir tetikçiydi.
Asıl suçlu onu azmettirendi.
Kanına girmiş.
Kandırmış.
Terörist yapmıştı onu.
Katil yapmıştı.
Kendi emellerini gerçekleştirmek için kullanmıştı onu.

Onu azmettiren çete başı hakkında araştırma yaptım ve hapiste olduğunu öğrendim, serbest kalmasına yıllar vardı daha.
Benim asıl düşmanım, kinimin odağı oydu, öcümü ondan almalıydım.
Onu cezalandırmalıydım.
Yavaş, yavaş almalıydım canını, işkence ederek.

Böylece o günlerde öç alma duygum filizlenmeye başladı.
Bu duygumu çevreme hiç belli etmiyordum ve her kes benim bu olayı unuttuğumu sanıyordu.
Hele sevdiğim bu hislerimi hiç bilmedi.
Nasıl bilebilirdi ki!!?

Zamanla içimde bir kişilik daha oluştu.
Hoşgörülü, sevecen, yardımsever, terbiyeli, ölçülü kişiliğimin yanında bir de vahşi, zalim, gözünü kan bürümüş, intikam duygusuyla, hayalleriyle yaşayan bir başka kişilik.
Bu beni hiç rahatsız etmiyordu.
İki kişiliğimi de seviyordum.
Onlar birbirleriyle çok iyi geçiniyorlar, bana hiç eziyet etmiyorlardı.
Her insanın içinde hem iyiliğin, hem de kötülüğün bulunduğu savının doğru olduğuna inandım kendi tecrübemle, olaylar karşısında insanların içindeki iyiliğin veya kötülüğün nasıl öne çıkabileceğini kendim gördüm.

Yakınlarımın yanında birinci kişiliğime bürünüyor, ilişkilerimi devam ettiriyor, yalnız kaldığım zamanlar ise vahşi kişiliğimle öç alma planları kuruyordum.

Yalnız kalmak istiyor, kendime yalnız kalma fırsatı yaratmak için epey uğraş veriyordum.
Çevremdekilerden sıkılmaya başlamıştım ve rahatça hayal kurabilmek için onlardan uzak kalmayı, kendi, kendimle olmayı istiyordum.
Karanlıkta oturmayı istiyordum bir de, perdeleri kapatıp, karanlıkta oturmak, geceleri ışık yakmamak, çevremle ilişkimi kesmek istiyordum.
Televizyon izlemiyor, müzik dinlemiyor, devamlı öcümü nasıl alabileceğimi düşünüyordum.
Zamanla kendi, kendime kaldığım zamanları arttırdım ve hayallerim daha korkunçlaştı.


Bu haber 1557 defa okunmuştur

           
öyküler, barış akarsu, congar, izmir, ayla congar, congar sanayi, metal, küçük kız, zeytinyağı, börülce, çocuk, makarna, vücut, peynir, elişi çalışmaları, arkadaş, kadın, yemek, diyet, fıkralar, hikayeler, kapari, kuş gribi, temel, çantalar