Anasayfa
     Biyografi
     Paylaşmak İstediklerim
     Büyüklere Hikayeler
     Çocuk Hikayeleri
     UZUN HİKAYELER
     Var
     Öç
     Altıngöl
     Oyuncakçı
     Kartopu
     Futbol Fanatiği
     Diyet Yemekler
     Barış Akarsu
     Congar Metal
     Elişi Çalışmaları
     Şiirsel Egzersizler
     Politika
     Ekonomi
     Çevre
     Hayvanlar
     Uzay
     Turizm
     Demeler
     Karışık
     Fıkralar
     Coğrafya
     Tarih
     Sağlık
     Şifalı Bitkiler
     Felsefe
     Konuk Yazarlar
     Foto Galeri
     Kapari Yetiştiriciliği
     Slayt / Sunum
     LİNKLER
     Kapari
     Reiki
     İletişim



En Çok Aranan Kelimeler

Ayla Congar | Kadın | Müzik | Doğa | Sanat | Fıkra | Kapari | Sanayi | Çanta | El işleri | Bilim | Dünya | İzmir | Çeşme | Ayla | Congar |

 
Paylaş

ÖÇ 4. Bölüm

4. Bölüm

Havuzun az ötesinde kare şeklinde dikilmiş dört ağaç vardı, dört tane manolya ağacı; “niye niyet, niye kısmet” derler ya, onları büyüdükleri zaman ortalarına masa koymak için kare şeklinde dikmiştim, sadece mumla aydınlatılmış bir yemek masası hayal ederek; tomurcuktaydılar ve kokmaya başlamıştı tomurcuklar, insanın içine rahatlık veriyordu kokuları.

O uyurken önceden hazırladığım dört ipin birer uçlarını çabucak ağaçlara bağladım ve serbest uçlarını ortaya getirdim.
Geri dönerek bana kur yapan o caninin, o o..... çocuğunun önceden hazırladığım kısa iplerle ellerini birbirine bağladım, sonra da ayaklarını.

Her ihtimale karşı tabancamı da belime takmıştım; tabanca takabilecek şekilde giyinmiştim, hazırlıklıydım; üzerimde koyu renkli, bol bir gömlek vardı tabancam görünmesin diye.

Ayaklarından çekip, sürükleyerek dört ağacın ortasına getirdim onu; çok zor oldu bu, göründüğünden daha ağırdı.
Arka üstü yatırdım o canavarı yere, dört ağacın ortasına; bu yaptıklarımı yıllardır planladığım için her şey çok iyi gidiyordu.

Tıpkı polisiye filmleri gibi kurgulamıştım her sahneyi.

Asıl işim şimdi başlıyordu.
Ağaçların birine bağladığım ipin ucunu aldım ve sağ el bileğine bağladım, diğer ağaca bağladığım ipi de sol el bileğine.
Hala mışıl, mışıl uyuyordu.
Karşı taraftaki ağaçlara bağladığım ipleri de ayak bileklerine bağladım aynı şekilde.
Dört tane de kazık hazırlamıştım önceden, bir ucu sivriltilmiş.

Çiçeklerin dibine saklamıştım onları.
Dört tane de temel çivisi inşaattan kalan, bir de büyük çekiç saklamıştım aynı yere.
Çıkardım oradan hepsini.
Bütün malzemem hazırdı.

Kazıkları iplerin orta yerlerine takarak döndürdüm ve ipleri iyice gerdirerek kazıkları yere çaktım.
Bu işi yaparken çok korkuyordum, ellerim titriyordu çünkü bu işlemi yapmazdan önce ellerini ve ayaklarını birbirine bağlayan ipleri çözmüştüm onu ağaçlara bağlayabilmek için; uyanıp bileklerindeki iplerden kurtulabilir, bana saldırabilirdi.

Kazıkları yere çakarken kıpırdandı ve hafifçe inledi, her halde kötü bir rüya gördüğünü sanıyordu.
Onu, ona yaptıklarımı mutlulukla seyrederek biraz dinlendim.
Kalbim göğsümden fırlayacakmış gibi atıyordu.
Korktuğum olmamış, bağlanırken uyanmamıştı; ipler gergin olduğu için artık kurtulamazdı.

Eğer uyansaydı ve ipleri koparıp bana saldırsaydı: Onu tabancayla vurup, öldürmek zorunda kalacak, ona yapacağım işkencenin tadını çıkaramayacaktım.

Kalbimin atışları düzelince oturduğum yerden kalktım ve yeniden işe koyuldum.

Şenlik başlıyordu.
Önceleri hayal ettiğim gibi çivilerden birini elime aldım ve çekiçle vurarak onu bir elinden yere çiviledim; pek kolay olmadı çivinin eline girmesi. Çivi battığı an debelendi ama hala uyuyordu ve bu yüzden fazla bir şey yapamadı.
Diğer elini ve ayaklarını da çivilerken; çok inledi, ağladı ama yine pek fazla kıpırdayamadı; ayaklarını pek güzel çivileyemedim, böylece bu işin filmlerdeki gibi kolay olmadığını da öğrendim.

Elleri ve ayakları çivilendikten sonra devamlı inlemeğe, ağlamaya başladı ama hala uyku halindeydi, gözlerini açamıyor, hafif aralayıp, kapatıyordu. Sesi de fazla çıkmıyordu.
Dudaklarının kuruduğunu gördüm ellerini çivilerken acıdan, bembeyaz oldu dudakları, yüzü de şekil değiştirdi sanki.

Çivileme işlemini bitirdikten sonra biraz dinlendim.
Eğilerek çalıştığım için belim ağrımış, ipler ellerimi kesmiş, parmaklarım acıyordu. O ağlıyor, inliyor, ben de onu seyrediyor, taklidini yapıyordum oturduğum yerden. Çıkardığı sesleri çıkarıyordum.

Zerre kadar acıma duygusu yoktu içimde.
İşkenceye devam etmek için can atıyor, bir taraftan da onunla konuşuyordum duymasa, anlamasa da.
Ona kendisine daha neler yapacağımı anlatıyordum büyük bir zevkle, çok güzel şeyler yapacakmışım gibi.

Dinlenmek için oturduğum yerden kalktım, göğsünün üstüne oturdum bu kez ve asıl işkenceye başladım.

Yıllar önce hazırladığım ucu sivri ve keskin bir bıçakla önce sağ kulağını kestim. Kulağının kesilmesiyle birlikte uyuduğu derin uykudan uyandı ama yine de tam kendinde değildi.
Fazla acı duymuyor gibiydi, fazla kan da akmıyordu nedense kestiğim kulağının yerinden.
Sonra da sol kulağını kestim.
Bunları yaparken büyük bir keyif alıyordum ve acıyıp, acımadığını soruyordum ona.
Sol kulağını kestiğim zaman da fazla kanamadı ama bu defa daha fazla acı hissetmiş olacak ki: uykusunun arasında çok bağırdı, debelendi.
Debelenince canı daha çok yandı ve daha fazla bağırdı çünkü çivi çakılmış elleri ve ayakları kıpırdayınca canı daha çok yanmıştı.

Acılara rağmen canını kurtarmak içgüdüsüyle debeleneceğini düşünüyordum ama tersi oldu.
Teslim olmuştu sanki.
Belki de rüyasında o işkenceleri bana yaptığını görüyordu.

Gözleri hala kapalıydı ve bir daha da açamayacaktı çünkü: Sıra gözlerini oymaya gelmişti.
Bıçağın sivri ucuyla gözlerini oyarken epey zorlandım.
Bu işi yaparken daha fazla bağırdı.
Canı yandığı için fazla debelenmiyordu artık.
Bıçak ne kadar keskin olursa olsun insan etinin kolay kesilmediğini de öğrendim gözlerini oyarken.

Göz oyma işlemini bitirdikten sonra işkenceye son verdim, çünkü:
Daha fazla yaralarsam kan kaybından hemen ölebilirdi. Oysa ben dudaklarını da kesmek istiyordum, burnunu da, çıkıntılı her organını.
Çıkıntılı her organını diye düşünürken içime bir tiksinti düştü ve onu yapamayacağımı anladım.

Ben onun mümkün olduğu kadar daha fazla yaşamasını ve acı çekmesini istiyordum, çabuk ölmesini değil, uyanınca onunla konuşmak, yıllar boyu süren kinimi boşaltmak istiyordum yüzüne.
Korkuyu tanımasını istiyordum, acı çekerek, ölüm korkusunu.
Yaşadığım korkunç saniyeleri ona ödetmek istiyordum, çektiğim büyük korkuyu, büyük acıyı.

Üzerinden indim ve yakındaki kör kuyunun kapağını açtım.
Kapak çok ağırdı.
Geri döndüm ve onu ağaçlara bağlayan ipleri kestim.

İşin benim için en zor yanı şimdi başlıyordu. Çünkü bu iş için yeterince kuvvetli değildim.

Onu ayaklarından çekerek kuyuya doğru sürüklemeye başladım.
Yer pürüzlü, lanet olası cani ağır ve ben güçsüzdüm ve de yorgun.
Gücümü sonuna kadar kullanarak, onu kuyunun kenarına kadar getirdim, ayakları kuyunun kenarında gelecek şekilde bıraktım ve dik olarak düşmesi için omuzlarından iterek kuyuya attım.
Bir taraftan da düşerken boynu kırılıp ölmesin diye dua ediyordum, çünkü:
Daha onunla görülecek hesabım vardı, alınacak öcüm vardı.

Onu içine attıktan sonra kuyunun demir kapağını kapattım.
Kapak bu defa daha ağır geldi.
Çift taraflı asma kilitleri taktım ve kilitledim.
Çoluk, çocuk kapağı açıp, düşmesin diye bu tedbiri almıştık zamanında; bu kez başka bir amaçla kullanıyordum kilitleri.

Horozların ötmeye başladığını duyunca ne kadar uzun bir süredir o caniyle uğraştığımı anladım.
Işıkları söndürdüm, kuyunun yanından ayrıldım ve eve döndüm, bacaklarım beni zor taşıyordu dönüş yolunda.
Tanyeri ağarmaya başlamıştı, kuşlar da ötmeye; günü karşılıyorlardı, güzel bir günü, sanki benim mutluluğumu sevincimi paylaşıyorlardı, öcümü aldığım için onlar da seviniyorlardı.

Biraz uyumam, dinlenmem lazımdı.
Önce yıkandım; kan içindeydi ellerim, zor temizledim.
Sıcak su iyi geldi, yorgunluğumu biraz aldı.
Sonra bir aspirin alarak yatağa girdim.
Yatağım yumuşacıktı, güzel kokuyordu.
Bütün kaslarım tutulmuş ve her yerim ağrıdığı için yatağın yumuşak teması çok hoşuma gitti.
Vücudumun ağrısından ve yorgunluktan uyuyamayacağımı sanıyordum ama hemen dalmışım.

Düşümde sevdiğimi gördüm, yaşadığım kötü şeyler sanki hiç yaşanmamıştı düşteki hayatımda, çok mutlu oldum.

Sabah geç bir saatte tavukların yumurtlama çığlıklarıyla uyandım.
Her tarafım dün gecekinden daha çok ağrıyordu ama buna değerdi.
Karnım da çok acıkmıştı, midem kazınıyordu, hemen bir şeyler hazırladım ama yiyemedim.
Aklım hep canideydi,
“Acaba uyanmış mıydı, karnı acıkmış mıydı?
Yoksa açlığı düşünemeyecek kadar kötü mü hissediyordu kendini?”


Bir taraftan da ölmemiş olmasına dua ediyordum, onunla işim henüz bitmemişti.

Tam evimin kapısını çekmiş, kuyunun başına gidiyordum ki: Bir Jandarma cipinin kapıda durduğunu gördüm.
Hemen kapıya koştum ve onlara neler olduğunu, neden geldiklerini sordum. Yüzlerinde endişe vardı, bulut, bulut, alınları kırışıktı, ne yapacaklarını bilemiyormuş gibiydiler, ne söyleyeceklerini.
Caninin tanımına uyan birisinin kasabada görüldüğünün haberi geldiğini söyledi jandarma çavuşu çekinerek; beni korkutmaktan çekiniyor gibiydi.
Çıkış yollarını kesmişlerdi.
Yeni sorgulanmaya başlayan birisinden, oyununu bozduğum için cezaevinde beni öldürmeye yemin ettiğini öğrenmişler ve dikkatli olmam için beni uyarmaya gelmişlerdi.

O yemin etmişse ben de etmiştim ve ben onu öldürecektim hem de işkenceyle, avlamak isterken avlanmıştı, onu tanıyabileceğimi aklına bile getirmemişti aptal cani.

Jandarmalara bahçenin etrafının yüksek duvarlarla çevrili olduğunu, şu anda içerde kimsenin olmadığına emin olduğumu, köpeklerimin beni koruyacağını, hem tabancamın hem de tüfeğimin olduğunu söyleyerek; bana bir şey olmayacağına ikna ettim onları ve geri yolladım. Saatte bir kapının önünden geçip, yaramaz bir şey olup, olmadığına bakacaklarını söylediler. Hiç gereğinin olmadığını söyledim, şüpheli bir durum olursa kendilerine telefon ederek haber vereceğimi de ilave ettim.

Yüreğim ağzıma gelmişti.
Kalbim sanki ağzımın içinde atıyordu, kulaklarımda atıyordu, sesini duyacaklar diye çok korktum.

Demek beni öldürmeye gelmişti o..... çocuğu.
Kinim ve öfkem bir kat daha arttı.
Beni öldürmek için evime gelmiş, onun için işi hemen kabul etmişti demek.
Belki de öldürmezden önce beni baştan çıkarmayı da düşünüyordu.
Düşünmesi büyük ihtimaldi.
Parktaki çiçekleri, kendisine hiç bir zararı olmayan dilsiz masum çiçekleri nefretle parçalayan o kızı, onun yandaşını ekranda görmüştüm, o da ilişki kurduğu kadını rahatça öldürebilirdi.
O caniye nefretim bir kat daha arttı.
Artık kendim için de kızıyordum ona, yapabileceğim işkencenin az geleceğini düşünüyordum ama hayal ettiklerimden daha fazla bir şey yapmak da gelmiyordu aklıma.


Bu haber 1878 defa okunmuştur

           
öyküler, barış akarsu, congar, izmir, ayla congar, congar sanayi, metal, küçük kız, zeytinyağı, börülce, çocuk, makarna, vücut, peynir, elişi çalışmaları, arkadaş, kadın, yemek, diyet, fıkralar, hikayeler, kapari, kuş gribi, temel, çantalar