Anasayfa
     Biyografi
     Paylaşmak İstediklerim
     Büyüklere Hikayeler
     Çocuk Hikayeleri
     UZUN HİKAYELER
     Var
     Öç
     Altıngöl
     Oyuncakçı
     Kartopu
     Futbol Fanatiği
     Diyet Yemekler
     Barış Akarsu
     Congar Metal
     Elişi Çalışmaları
     Şiirsel Egzersizler
     Politika
     Ekonomi
     Çevre
     Hayvanlar
     Uzay
     Turizm
     Demeler
     Karışık
     Fıkralar
     Coğrafya
     Tarih
     Sağlık
     Şifalı Bitkiler
     Felsefe
     Konuk Yazarlar
     Foto Galeri
     Kapari Yetiştiriciliği
     Slayt / Sunum
     LİNKLER
     Kapari
     Reiki
     İletişim



En Çok Aranan Kelimeler

Ayla Congar | Kadın | Müzik | Doğa | Sanat | Fıkra | Kapari | Sanayi | Çanta | El işleri | Bilim | Dünya | İzmir | Çeşme | Ayla | Congar |

 
Paylaş

ÖÇ 5. Bölüm

5. Bölüm

Ön bahçem çok güzeldi, kıymetli ağaçlarım vardı, yıllardır gözüm gibi baktığım, çocuğum gibiydiler.
Onlara isimler takmıştım, insan isimleri, güzel anlamlı isimler.
Kimisi kızdı, kimisi de oğlan çocuk; sever, okşar, konuşurdum onlarla, şimdi gücüm yok, bunları yapmak için, uzaktan sevgilerimi yollayabiliyorum her birine. Her yıl ilkbaharda onları bakıma sokar, bu günlerde çapalatır, gübre attırırdım diplerine.
Bahar gelmeden kendi ellerimle budamış, kuru dallarını temizlemiştim.
Bu yıl bakım işi biraz geç kalacağa benziyordu.
Önce o caninin işini bitirmeliydim.

Olsun onlar beni anlar, affederlerdi çünkü:
Yıllardır büyük kinimi onlarla paylaşıyordum.
Onlar da severlerdi sevdiğimi, o da onları çok severdi.
Belki onlar da öç almak istiyorlardı ama kıpırdayamıyorlardı yerlerinden, kökleriyle toprağa tutuluydular, dilleri de yoktu ki:
Kinlerini, nefretlerini, anlatsınlar, çektiklerimi paylaşsınlar benimle.

O gün, o kırmızı ışığı sevdiğimin yüzünde gördüğüm gün onların da yaprakları aşağı doğru eğilmişti, böyle belirtebilmişlerdi hislerini. Renkleri de solgundu o gün yapraklarının.

Bir süre ön bahçede sevgili ağaçlarımla oyalandıktan, onlara fısıltılı bir sesle o caniye yaptıklarımı anlattıktan ve jandarmanın gittiğine iyice emin olduktan sonra kuyunun başına gittim.
Ev kuyuyla, bahçe kapısının arasında kaldığı için, kuyunun başında ne yaptığımı içeriye girmeyen birisi göremezdi.
Arka cephe ve yan cepheler de yüksek duvarlarla çevriliydi ve kuyu ortada, duvarlardan uzaktı, kuyunun içinden gelen sesini de kimse duyamazdı.
Bahçe kapısında da otomatik kilit vardı ve ben açmadan kimse giremezdi içeriye. Önce zili çalmaları gerekiyordu ki:
Bu da bana zaman kazandırır, kuyunun kapağını kapatabilirdim, kapıyı açmadan önce.

Kuyunun kapağının kilitlerini açtım, üzerindeki ağır kapağı kaldırdım ve yanımda getirdiğim el fenerini içeriye tuttum.
Bir bacağı içine kıvrılmış bir durumda; besbelli o bacak kırılmıştı; sırtını kuyunun duvarına dayamış oturuyor gibiydi.
Başı hafifçe öne eğikti, yüzünü, göz oyuklarını göremiyordum ama kepçesiz kulaklarını seçebiliyordum.
Seslendim ona:
--“Nasılsın?” Diye sordum.
--“Akşamki şarap güzeldi değil mi, seni ne kadar derin uyuttu, içine kaç tane uyku ilacı koyduğumu merak etmiyor musun?” Diye sordum.
İnlemeğe ağlamaya başladı.
Göz oyuklarından gözyaşı çıkıp, çıkmadığını merak ettim ve bunu ona sordum. Gerçekten merak ediyordum, gözyaşlarının akıp, akmadığını, “oyulmuş göz ağlar mıydı acaba?”.
Daha çok ağlamaya, yalvarmaya başladı kendisini oradan çıkartmam için adi herif.
Sesi boğuk, boğuk yankılanıyordu kuyunun içinde, zayıftı da sesi, kelimeleri tam olarak seçemiyordum.
Bu isteğine çok şaşırdım.

Ben onun yerinde olsaydım:
Yaptığım kötülükleri bağışlaması için Allah’a dua eder, beni çabuk öldürmesi için yalvarırdım ona, bildiğim duaları da ederdim ama o Allahsızdı, Kitapsızdı, vicdansızdı, duygusuzdu.
--“Karnın aç mı?” Diye sordum ve neler yediğimi anlattım ona ballandıra, ballandıra, halbuki hiç bir şey yiyememiştim.
--“Su” diye yalvardı “bana su ver hiç değilse.”

Eve döndüm ve bir kova bol tuzlu su hazırlayarak başından aşağı döktüm; evdeki bütün tuzu boşaltmıştım kovaya.
Tuzlu suyun yaralarını nasıl yaktığını, dudaklarını nasıl kuruttuğunu hayal ediyordum, zaten kurumuş olan dudaklarını nasıl yaktığını, göz oyuklarına nasıl dolduğunu.
İniltileri, ağlayışları yardımcı oluyordu daha kolay hayal etmeme.
Ardından bir çaydanlık da tatlı su kaynattım ve başından aşağı döktüm.
--“Al sana tatlı su” dedim “ama sıcak”.
Suyu döktükten sonra kuyunun dibine ininceye kadar soğuyacağını düşündüm, dökmezden önce düşünememiştim, zaten onu hemen öldürmek değildi niyetim, acı çekmesini istiyordum uzun süre, işkencemin daha uzun sürmesini.

Uzun süre kuyunun başında oyalandım.

Arada, sırada eğilip kuyunun içine bakıyordum ne durumda olduğunu anlamak için, arada, sırada da sesleniyordum ona.
İkindi ezanı okunduktan sonra; saate bakmak hiç aklıma gelmiyordu, zamanımı çevremde duyduğum seslerle göre ayarlıyordum; kuyunun kapağını kapadım ve eve döndüm.
Kapak daha da ağırlaşmış gibi geldi ama aslında benim gücüm tükeniyordu galiba.

Eve geldiğimde her yerim tutulmuş, ağrıyordu, bütün kemiklerimi, kaslarımı ayrı, ayrı hissediyordum acıyarak, ağrıyarak.
Kuyunun başındayken hiç bir ağrı hissetmiyordum halbuki.

Hemen bir aspirin içtim ve banyoya girdim.
Vücudumdan aşağı dökülen sıcak su ve içtiğim aspirin biraz iyi geldi, ağrılarım azaldı ama yüzüm ve ensem sıcak sudan hiç hoşlanmadı, yandı, acıdı.

Kuyunun başında güneşin altında geçirdiğim uzun saatler, ellerimin, kollarımın ve en çok da alnımla ensemin yanmasına neden olmuştu, açıkta kalan her yerim kıpkırmızı olmuş, su toplamıştı ve acısı yeni, yeni çıkıyordu, bir de gerginlik hissi duyuyordum, iğneler batıyordu sanki yanan yerlerime.
Yanık ilacı sürdüm, acısı biraz hafifledi, gerginliği azaldı yanık yerlerimin.

Açlık hissetmediğim halde kendime yemek hazırladım ama bu defa da yiyemedim.
Hasta gibiydim, içim yanıyor, sulu şeyler içmek istiyordu canım, soğuk bir şeyler, ekşi tatlı bir şeyler.

Televizyonu açtım ve bir eğlence programı seyretmeye başladım. Çok yorgun hissediyordum kendimi ve çok da uykum vardı.
Uzandığım kanepede uyuya kalmışım.
Programın gürültülü bir yerinde sıçrayarak uyandım, içim yanıyordu, bardak, bardak su içtim ve yatağıma yattım.
Yatak çarşafları serindi, yumuşacıktı.
Yorgunluğumdan, ağrılarımdan ve güneş yanığının verdiği rahatsızlık uyuyamadım, üşüyordum da, zangır, zangır titriyordum; üzerime bir yün ceket giydim.

Üçüncü gün rahatsız, bölük, pörçük, kabuslarla dolu bir uykudan sonra sabah erkenden uyandığımda kendimi yine çok kötü hissediyordum.
Sulu bir şeyler ve aspirin içerek, yanık yerlerime ilaç sürdüm ve telefonla jandarmayı aradım; sesim zor çıkıyordu.
Amacım onları evden uzak tutmaktı; yanık yüzümü görmemeleri için, yüz, yüze konuşmak istemiyordum.
Yakalanmak değildi korkum, endişem işimin yarım kalmasından korktuğum içindi. Yoldan geçenlerin beni görmeleri için evin ön cephesindeki balkonda oturdum bir süre; beni ortalıkta göremeyince merak edip, kapıyı çalmamaları için geçen tanıdıklarla selamlaştım uzaktan.

Ben her ne kadar kendimi kötü hissetsem de hava çok güzeldi, en güzel ilkbahar günlerinden biriydi, bunu fark edebiliyordum ve hoşnuttum havanın güzelliğinden. Çiçek kokuları getiren hafif bir rüzgar yanık yerlerimi okşuyor, ilaç gibi geliyordu. Kelebekler uçuşuyor, üçer, üçer geziyorlardı.
Onların çift değil, üçlü bir yaşam sürdüklerini öğrendim bu gün; daha önce hiç dikkat etmemiştim.
Açık sarı kelebeklerdi, limon rengi.
Bir tanesi yüzüme kondu; yüzüm gıdıklandı ama acımadı, dokunuşu o denli yumuşaktı; diğerleri başımın etrafında döndüler.
Arılar da uçuşuyordu çiçeklerin üzerinde.
Onlarla konuştum, onlara caninin kuyunun içinde olduğunu söyledim, bana yardım isteyip, istemediğimi sordular.
--“Oraya inmeyin dedim, belki sonra yukarı çıkamazsınız, kuyu çok derin, ben onun işini görürüm, siz çiçek tozu toplamaya devam edin.”

Balkonda oturmak güzeldi, vücudum dinleniyor, yenileniyordu sanki.
Gölgeydi, serindi, yanık yerlerimin acısını daha az hissediyordum orada.
“Keşke o caniyi güneşte bıraksaydım” diye düşündüm, “o da güneşten yansaydı” ama bunun iyi bir fikir olmadığına karar verdim.

Kuyunun içinden sesi gelmiyordu başına gitmedikten sonra, kuyu en emin yerdi, sesini duymaları işime gelmezdi.
Açıkta bıraksaydım sesini duyabilirlerdi, insan sesleri duyduğunda can havli ile yüksek sesle bağırabilirdi de.

Güneş tepeye çıktığında yine kuyunun başındaydım. Bu defa üzerimde yün ceketim vardı, daha kötü yanmamak için başımı da örtmüş, bol, bol da güneş ışınlarından koruyan krem sürmüştüm açıkta kalan yerlerime ama kuyunun başına gidinceye kadar bile yanık yerlerimi acıttı güneşin sıcaklığı.
Güneş çarpması nedeniyle hala akşamki gibi üşüyordum; ateşim vardı galiba.

O gün kendimi fazla yormamaya karar verdim, zaten bir şey yapacak gücüm de yoktu, ertesi gün beni daha zorlu işler bekliyordu, dinlenmeliydim

El fenerini kuyunun içine doğru tuttum, hiç kıpırdamıyordu cani.
Gözlerini oyduğum için fenerin ışığını da göremiyordu.
Ölmediğinden emindim, ölmemiş olmasını dilediğim için belki böyle düşünüyordum.
Yaptığım işkence azdı, daha fazla acı çekmesini istiyordum, ölmemeliydi daha; benim çektiğim kadar acı çekmeliydi o da.
Seslendim ona, çektiğim acıyı anlattım, kinimi ve nefretimi kustum ona.
--“Uzun yaşa” dedim, “hemen ölme, uzun yaşa ki: Sana daha fazla işkence yapabileyim, bana çektirdiğin acıları ödeteyim, ödetebilirsem eğer.”

Ona nefretimi, kinimi anlatacak kelime bulamıyordum.
Dünyadaki kelimeler yetmiyordu anlatmaya.
Halbuki hayallerimde neler söylüyordum ona.
Söylenmeyi kestim, işe koyuldum, beni duymuyor da olabilirdi, boşuna konuşuyor, kendimi yoruyor olabilirdim.
Bir kaç tane çıralı kuru çam odunu getirdim ve onları kuyunun hemen kenarında gaza bulayarak tutuşturdum.
İyice yanınca bir dal parçasının yardımıyla kuyuya doğru ittim, dal parçasını da kuyuya attım.
Yanık odunlar kuyuya düşünce: Feneri kuyunun içine doğru tutarak baktım caniye.
Yanan odunlardan bir tanesi kıvrık bacağının üzerine düşmüştü, ikisi yanına, biri de sönmüştü, dumanı beyaz, beyaz tütüyordu sönenin.
Cani acı, acı inliyordu, bağıramıyordu artık, dumandan boğulacaktı, sonu yakındı.

Bir kaç dakika sonra yanık et kokusu yükseldi kuyunun ağzına doğru, bacağı yanıyordu.

Birden aklım başıma geldi, hata yaptığımı anladım; dumanı görebilirler, kokuyu duyabilirlerdi, yanık et kokusu herkesin dikkatini çekerdi; onu söndürmem gerekiyordu.

Su hortumunun ucunu kuyuya sarkıttım ve vanayı açtım.
Bir ara öfkelendim ve kuyuyu su ile doldurarak onu boğmayı düşündümse de sonra vazgeçtim.
Su onu yukarı kaldırabilir, işim zorlaşabilirdi daha sonra.
Vanayı kapatarak suyu kestim.

Daha güzel bir fikir gelmişti aklıma, bunu önceden düşünmemiştim, hep onu toprağa gömmeyi hayal ederdim önceden, kuyuyu toprakla doldurarak.
Bahçeden toprak eksilmesi dikkati çekerdi ama depodaki kumun ve çimentonun eksildiğini kimse anlamazdı.
Aklıma yeni gelen fikir daha güzeldi.
Onu betona gömecektim.
El arabasını buldum ve inşaat malzemelerinin bulunduğu depoya gittim.
Arabaya çimento ve kum koyarak karıştırdım ve kuyunun başına getirdim.
Ona:
--“Sana güzel bir mezar yapacağım. Mezar taşına ne yazayım?” Diye sordum ve ardından el arabasındaki kum ve çimento karışımını kuyunun içine boşalttım. İnlemeleri kuyunun duvarlarına çarparak geldiği için boğuklaşıyordu.
Çimento beline gelene kadar bu işe devam ettim.
Amacım ertesi güne kadar yaşayıp daha fazla acı çekmesiydi; çimentolu harcı dökerken halini görmek için arada, sırada kuyunun içine bakıyordum, kötü bir koku da gelmeye başlamıştı kuyudan.


Bu haber 1685 defa okunmuştur

           
öyküler, barış akarsu, congar, izmir, ayla congar, congar sanayi, metal, küçük kız, zeytinyağı, börülce, çocuk, makarna, vücut, peynir, elişi çalışmaları, arkadaş, kadın, yemek, diyet, fıkralar, hikayeler, kapari, kuş gribi, temel, çantalar