Anasayfa
     Biyografi
     Paylaşmak İstediklerim
     Büyüklere Hikayeler
     Çocuk Hikayeleri
     UZUN HİKAYELER
     Var
     Öç
     Altıngöl
     Oyuncakçı
     Kartopu
     Futbol Fanatiği
     Diyet Yemekler
     Barış Akarsu
     Congar Metal
     Elişi Çalışmaları
     Şiirsel Egzersizler
     Politika
     Ekonomi
     Çevre
     Hayvanlar
     Uzay
     Turizm
     Demeler
     Karışık
     Fıkralar
     Coğrafya
     Tarih
     Sağlık
     Şifalı Bitkiler
     Felsefe
     Konuk Yazarlar
     Foto Galeri
     Kapari Yetiştiriciliği
     Slayt / Sunum
     LİNKLER
     Kapari
     Reiki
     İletişim



En Çok Aranan Kelimeler

Ayla Congar | Kadın | Müzik | Doğa | Sanat | Fıkra | Kapari | Sanayi | Çanta | El işleri | Bilim | Dünya | İzmir | Çeşme | Ayla | Congar |

 
Paylaş

VAR 1. Bölüm

Birinci bölüm:

Fadi odun kesti, Madımak topladı, artık geç oldu diye düşünerek; geri dönmeye karar verdi. Ormanda akşam erken olurdu. Mevsim bahardı, güneşliydi hava; Fadi’nin ruhu gibi. Mutluydu Fadi, uçuşan kuşlar gibi pırpır ediyordu yüreği.

Fadi’nin karnında sıpası vardı, eşeğinin de. Topladığı odunları ve otları eşeğine yükledi, çok da yüklemedi, acıdı ona, hamileydi o da kendisi gibi, fazla yormamalıydı onu da. Beyazdı eşeği, çok güzeldi, kocaman güzel gözleri vardı, çeyiz olarak vermişti babası onu ona. Yeni evliydi Fadi. Daha, beş ay olmuştu evleneli.

Kocasını çok seviyordu. Burnu biraz büyüktü ama çok güzel gözleri vardı, atletik bir vücudu da. Çok da iyi çocuktu. Hiç kırmazdı Fadi’yi. O da mutluydu Fadi’yle, birbirleri için yaratılmışlardı sanki. Siyahları siyah, beyazları beyazdı, hiç fikir ayrılığı yoktu aralarında.

Onunla şehirdeki kütüphanede tanışmışlardı. Aynı anda aynı kitabı almak üzere ellerini uzatmışlardı da elleri birbirine değmişti. Çok utanmıştı Fadi, bir anda ter boşanmıştı vücudundan, eli ayağı tutmaz olmuştu. Başını kaldırıp bakamıyordu, elinin kimin eline değdiğine.

Onun sesiyle kendine geldiğinde, başını kaldırdı ve onun güzel gözleriyle buluştu gözleri ve takıldı kaldı ve vuruldu ona. Fadi’ de çok güzeldi. Okulun en güzel kızıydı. Merasimlerde bayrağı o taşırdı. Liseyi bitirdikten sonra okutmadı babası. Kızlara daha fazla okumak lazım değildi. Evlenip, çocukları olsun istiyordu, aynı köyde kalsın.

Asıl düşüncesi bu değildi. Okursa bir meslek sahibi olur, başka yere tayin olup giderdi. Ondan ayrı kalmak düşüncesi bile çok zoruna gidiyordu babacağıza.

Fadi okumak isteğini şehirde ki kütüphaneden aldığı kitaplarla gideriyordu. Kendisinin de iyi bir kitaplığı vardı. Kocası üniversite mezunuydu ama köyde çiftçilik yapıyordu. O da bir kitap kurduydu. Birbirleriyle yarış ederlerdi okumakta ama hep Fadi kazanırdı bu yarışı çünkü onun okuyacak daha çok zamanı vardı şimdilik. Bebesi olduktan sonra ona okumak için pek vakit bırakmayacaktı herhalde; hele kendisi gibi meraklı ve hareketli bir çocuk olursa.

Annesi ona kendisine çok çektirdiğini anlatırdı. Dağa giderken onu sırtına bağlarmış da orada da rahat durmazmış. Devamlı sağına, soluna, arkasına bakmak için hareket eder, annesinin dengesini bozar, ona düşme tehlikesi yaşatırmış.

Konuşmaya başladıktan sonra her gördüğünü sorar olmuş. Kadıncağız onun sorularını cevaplamakta zorluk çeker, deli olurmuş, kırmak da istemezmiş cevaplamayarak. Bazen akşam babana soralım dermiş; bilemediği sorulardan kurtulmak için.

Fadi orman içinde yoluna devam ederken bunları düşünüyordu. Çok düşünürdü Fadi. Dünyadaki, yaşamın, nasıl başladığını, nasıl devam ettiğini, neyi nasıl yapsa daha iyi olacağını ve çok çeşitli şeyler. Hayatını programlardı devamlı.

Güneşin iyice alçaldığını fark etti Fadi, biraz telaşlandı ve kestirmeden gitmeyi düşünerek her zaman geçtikleri patikayı terk ederek ormana daldı. Birkaç yüz metre gitmişti ki yer ayağının altından kaydı ve bir yarıktan aşağı düşmeye başladılar. Dağdaki yarığı görememişti Fadi çünkü üzeri yeşillikler tarafından kaplanmıştı, sarmaşıklarla yerde sürünen, sık mı, sık.

Yarık dardı. Düşüş ani olmadı. Kıyılara sürtünerek düşüyorlardı eşeği ile beraber. Zavallı eşek inliyor, Fadi ağlıyordu düşerken. Uzun bir düşüşten sonra ayakları yere değdi Fadi’nin.

Hemen yere oturdu ve elini karnına koydu. Bebeği oynamıştı ilk defa. Çok korktu ona bir şey oldu diye. Ağlamaya başladı yeniden. Onu bulabilecekler miydi, oradan çıkarabilecekler miydi? Şimdiye kadar ormanda kaybolan kimse bulunamamıştı. Yerin kulağına kaçtı derlerdi arkalarından, alışıktı oranın ahalisi. O da yerin kulağına kaçmıştı ve çok merak ettiği yerin kulağının içindeydi şimdi. Gerçeği anlayınca ağlayamadı bile, sustu kaldı. Ne yapacaktı şimdi. Ölmek için çok gençti, hayat doluydu, üstelik de çok aşık.

Karnındaki bebeği de onunla birlikte ölecekti. Kocası onu unutacak, başka birisi ile evlenecekti. En çok bu acıttı içini. Belki de kaçtığını zannedeceklerdi.

Eşeği acı, acı anırdı. O başlarına geleceği biliyordu. Kimsenin onları bulamayacağını, bir daha yeryüzüne geri dönmelerinin mümkün olmadığını, hayvansal içgüdüsüyle anlamıştı hemen. Bedeni yarığın duvarlarına sürtünmekten yaralanmış, çok acıyordu, susamıştı da. Düştükleri yer çok karanlıktı. Etrafı göremiyordu ama biraz ötede su olduğunu hissetti ve oraya giderek yerdeki birikintiden su içmeye başladı.

Fadi eşeğinin su içerken çıkardığı sesi tanırdı, hemen anladı yakında bir yerde su olduğunu ve onun su içtiğini. Yavaş, yavaş sesin geldiği yöne doğru gitmeye başladı. Ayakları ıslanınca suya ulaştığını anladı ve eğilerek o da su içti. Yerler yosun kaplı olduğu için görememişti Fadi. Suyun tadı çok güzeldi, köydeki içme suyundan daha güzel. Hafif bir aydınlık vardı mağaranın içinde; yerin kulağından gelen ama hemen karardı ortalık. Güneş batmıştı herhalde.

El yordamıyla eşeğin üzerindeki odunları çözdü, zaten büyük bir kısmı düşerken dağılmış, mağaraya düşmüştü. Karanlıkta su bulmaya giderken takılmıştı ayağı. İçerisi karanlıktı, el yordamı ile topladığı otları da eşeğinin önüne koydu yesin diye. Onların da çoğu dağılmıştı. Bu işleri yaparken bile yüreği korkuyla çırpınıyordu.

Korku onu çok yormuştu veya korkulu düşüncelerden kaçmak için beyni uyumak istiyordu, öyle tatlı bir uyku bastırmıştı ki; oracıkta kıvrılıp uyudu. Yer yumuşacıktı, yatak gibi. Derin bir uykuya daldı.

Uyandığında üzerine güneş vurmuştu. Güneşin verdiği aydınlıkla burasının bir mağara olduğunu, yerlerin yosun kaplı olduğunu ve küçük bir su kaynağının bulunduğunu gördü. Su bir derecik yaparak ilerideki bir oyuğa doğru gidiyordu. Bu aydınlık kısa sürdü ve güneş mağarayı terk etti. Önce alaca karanlık oldu mağara sonra karanlığa gömüldüler. Demek ki: Güneş ışınları yeryüzüne dik konumda geldiği saatlerde mağarayı da aydınlatacaktı.

Güneşin vurduğu yere yosunları üst üste sererek kendine bir yatak yaptı ki; güneş geldiği zaman uyuyor bile olsa uyansın aynı zamanda güneş ışığından faydalansın diye.

Bu arada eşeğinin yosunları yediğini görmüştü. Okuduğu kitaplardan yosunlarda çok faydalı vitamin ve mineraller içerdiğini öğrenmişti. O da yedi. Saatlerdir ağzına bir şey koymadığı için yosun ona çok lezzetli geldi. Başka yiyecek bir şey de yoktu zaten. Bebeğini aç bırakamazdı. Üzerine de su içti avucuna alarak.

Yosunları su ile karıştırarak elleri arasında ufaladı ve yaralanan yerlerine sürdü. Yosunun kozmetik sanayinde kullanıldığını da okumuştu bazı dergilerde. Bu arada eşeğini de unutmadı, onun yaralarına da yosundan yaptığı bulamaçtan sürdü. Yosun Fadi’nin acılarını geçirdi. Eşeği de rahatlamıştı ki; artık inlemiyordu.

Düşeli bir günü geçmişti. Defalarca bağırdı karnını doyurduktan sonra belki aramaya gelenler olmuştur da sesini duyarlar diye. Ne duyan oldu ne de o bir ses duydu. Öyle derindeydiler ki! Ses ulaşamazdı. Kuş sesleri bile duyulmuyordu bulunduğu yerden.

Babasını düşündü. Meslek sahibi olurda uzaklara tayin olup gider diye onu okutmayan babasını. Kadere iyice inandı. Artık onu bir daha göremeyecekti, yakınında olduğu halde. Bastığı toprakların derinliklerindeydi kızı artık ama o bunu bilmiyordu. Ne düşünüyordular acaba yok oluşu hakkında?

Ya annesi nasılda bekliyordu bebeğinin olmasını. Şimdiden onun çeyizlerini hazırlamıştı büyük bir sevinçle. İlk torunu olacaktı Fadi’nin doğuracağı çocuk. Şimdi kızını bile bir daha göremeyecekti belki.

Kocasını düşünmek istemiyordu. En çok canını yakan da onu bir daha göremeyecek olmasıydı. Bütün gençlik hayalleri o yarığa hapsolmuştu. Kendisini neyin beklediğini bilmiyordu. Belki de çocuğunu doğurmadan ölecekti.

İçi acıyordu. Ne yapacaktı, hayatını devam ettirebilecek miydi acaba burada? Ölecek miydi yoksa delirecek miydi yalnızlıktan? Kendini kapıp koyuvermemeye karar verdi. O çok akıllı ve güçlü bir kızdı. Üstesinden gelecekti başına gelenin. “Zavallı bebeğim” diye düşündü, acaba bu senin kaderin mi?” Diye sordu ona, elini karnına koyarak.

Ertesi gün güneş kısa süreliğine yine göründü. Bu defa etrafı iyice inceledi. İlk günkü şoku atmıştı üzerinden. Burası küçük bir mağaraydı, yerler yosunla kaplıydı. Küçük bir kaynak vardı ve suyu küçük bir derecik oluşturarak mağaranın duvarındaki bir oyuğa doğru gidip, orada kayboluyordu. Demek ki bir gün önce gördüğü aydınlık o oyuktan geliyordu. Güneş kısa bir süre sonra yine kayboldu ve mağara karanlığa gömüldü ama o oyuktan yine hafif bir aydınlık geliyordu. Anladı ki: Yandaki mağara daha uzun süre güneş ışığı alıyor.
“Ertesi gün güneş mağarayı yeniden aydınlattığında ilk işim o oyuğu incelemek olacak” diye düşündü Fadi, nasıl olsa zamanı çok yapacak şeyi yoktu. Yukarı çıkabilmenin yollarını da aramaya karar verdi. İlk düştüğü günkü panik hali geçmiş, daha akılcı düşünmeye başlamıştı artık. Karnı acıktıkça yosun yedi, susadıkça su içti, uyudu uyandı, zamanı algılayamıyordu yeraltında. Ancak güneşin mağarayı aydınlattığı dakikaların güneşin en tepede olduğu dakikalar olduğunu düşünüyor, günü ona göre zamanlandırmaya çalışıyordu. Bazı günler daha az ışık geliyordu. Fadi o gün havanın bulutlu olduğunu anlıyordu. Yağmurlar başlarsa ne olacaktı acaba? Daha sonra yağmurun onu kötü etkilemeyeceğini görecekti. Yağmur damlalarından oluşan minik sellerin, mağaranın tavanından duvarlarına doğru süzüldüğünü ve aşağı doğru akarak dereciğe karıştığını görecekti.

Ertesi gün güneş yine mağaraya düştü yarıktan ve içerisi aydınlandı. Suyun kaybolduğu oyuğa koştu Fadi, yere yatarak oyuktan öteki tarafa baktı. Oyuk bir mağaraya açılıyordu, daha geniş bir mağaraya, daha aydınlık, o mağaranın da yerleri yosun kaplıydı, duvarları da. O mağaranın yeryüzüne açılan kapısı, yani yerin kulağı daha genişti herhalde. Oraya geçmeye karar verdi ama eşeği geçecek kadar geniş değildi oyuk. Kazacak bir alet de yoktu, nasıl yapacaktı. Kuru dal parçaları geldi aklına. Vaktim bol diye düşündü ve elleriyle ve dal parçalarıyla kazımaya başladı oyuğun yan duvarlarını.

Soğuk değildi yerin altı, sıcaklık hiç değişmiyordu, gece de gündüz de aynıydı. Üşümüyordu Fadi ama yüreği soğumuştu, donmuştu sanki. Öyle hissediyordu.

Düştüğü yarığın bulunduğu yöre Nuh Tufanı da denilen bir dünya felaketi sırasında yer kabuğunun hareketlerinin sonucu oluşmuş, kırılan faylar sıkışırken, aralarında boşluklar kalmış, hem çok güzel hem de çok tehlikeli bir yerdir. Yöre halkı binlerce yıl önce bu boşluklara yerin kulağı demiş ve bu söz bugüne kadar gelmişti.

Fadi bunları okuduğu ve herkese tavsiye ettiği “Nuh Tufanı” isimli bir araştırma raporu olan ve bir kitaptan ve “Hürriyet Gazetesi’nde” iki gün üst üste çıkan bir yazı dizisinden geniş kapsamlı öğrenmişti. Kitabı kütüphanesinde duruyordu ama gazetedeki yazılar kaybolup gitmişti. Onları kesip, saklamadığına pişman olmuştu bir ara Fadi ama artık olsa da olurdu, olmasa da; şimdi o da yerin kulağındaydı işte.

Mağaranın duvarları pek sert değildi. Odun parçalarıyla kazıyor, çıkanları yazmasına doldurup mağaranın bir köşesine döküyordu. Çok uğraşması gerekmedi. Oyuk eşeğin de geçebileceği kadar genişledi kısa zamanda. Artık daha fazla güneş alabilecekler, daha uzun süre aydınlıkta yaşayabileceklerdi.

Eşeğinin kısa bir süre sonra doğurması gerekiyordu. Günleri tam hesaplayamadığı için ne zaman doğuracağını bilemiyordu Fadi ama yakın olduğunu düşünüyordu.

Eşek yeni hayatına hemen alışmıştı. Hiçbir huysuzluk yapmıyordu. Belki de Fadi yanında olduğu için kendini rahat hissediyordu. Fadi’nin eline doğmuştu, baba evinde. Babasıyla, annesinin, eşeğinin yavrusuydu. Doğuştan ailedendi. Aynı evde doğup büyüyen nadir hayvanlardan biriydi.

Fadi önce kendisi geçti diğer mağaraya. Oranın da tabanı yosun kaplıydı ve ilk mağaradan kaynayan su bir dere oluşturarak yine bu mağaranın da yan duvarındaki bir delikte kayboluyordu. Burası daha rahat olacaktı onlar için. Hem geniş hem de daha aydınlıktı. Belki de bağırırsa buradan sesini duyurabilirdi.

Geri döndü Fadi ve gördü ki eşeğinin semeri üzerinde duruyor. Artık hiç lazım olmayacaktı semer. Düşünememişti daha önce. Beyni alt üst olmuştu korkudan ve üzüntüden. Hemen eşeğin üzerindeki her şeyi çıkardı, Çok süslüydü eşeği, kendi el işleri ile süslemişti onu.

Eşeğin üzerinden çıkardığı her şeyi kucakladı ve eşeğini de çağırarak diğer mağaraya geçti.

İlk düştüğü ama şimdi terk etmeye hazırlandıkları mağarada, ona ait olduğunu anlayacakları küçük bir şey bıraktı. Bir gün birisi daha düşerse veya onun düştüğü yeri bulurlarsa bir iz olsun diye.

Geri döndü ve kalan odunları da taşıdı yeni evlerine. O bunları yaparken eşeği de gözleriyle onu takip ediyordu. Bir de hela yaptı Fadi. Çıkardıklarını yosunlarla örtüyordu. Yosunlar gübrelenince acaba daha çoğalırlar mıydı? Onlar yedikçe azalıyordu çünkü.

Sadece yosun yiyip, su içiyordu ama sağlığı çok iyiydi Fadi’nin. Zaten boylu boslu, güçlü kuvvetli güzel bir kızdı Fadi. Eşeğinin de sağlığı iyiydi ama biraz durgunlaşmıştı son iki gündür.

Her gün yaptığı gibi belki birisi duyar da onları kurtarır diye bağırıyordu ki Fadi, eşeği de bağırmaya başladı. Sancısı tutmuştu, doğuracaktı besbelli.

Beklenen gün gelmişti. Kendisi gibi beyaz bir erkek yavru doğurdu, arkasından bir de dişi. Dört can olmuşlardı artık yerin altında. “Daha geniş bir yer lazım bize” diye düşündü Fadi. Günü dolunca kendisi de doğuracaktı.

Aklı suyun kaybolduğu delikteydi. Oradan da başka bir mağaraya geçiş olabilirdi. Su girdiği deliğin çevresini yumuşatıyordu veya yumuşak zeminli yerlerden geçit buluyordu kendine su. “Yeniden kazmaya başlamam gerek” Diye düşündü. Düştüğü yerden de pek uzaklaşmak istemiyordu ama kurtulma ümidini de kaybetmeye başlamıştı. Kendine yeni bir yaşama yeri kurmaya çalışması daha mantıklıydı.

Çalışmaya başladı Fadi. Yeni bir geçit daha açtı, yeni bir mağara daha buldu ama oraya taşınmadı. Suyu takip ederse yeni mağaralar da bulacağından emimdi artık ve bunu deneyecekti. Bebeğini doğurmadan deneyebileceği her şeyi denemek istiyordu ki; onu rahat büyütsün.

Üç mağara daha buldu aynı yolla. Son mağaradan da bir su kaynıyor, o da dereciğe karışıyordu. Bu sonsuzluk kabus gibi gelmeye başlamıştı artık Fadi’ye. Her oyuğun ardında bir mağara mı vardı acaba yerin altında? Her mağarayı bulup geri döndüğünde yeniden gördüğü bebek eşekler onu hayata bağlıyordu.

Onlar, yeryüzünü bilmiyorlardı ve bu yüzden özlemiyorlardı. Çocuğu da öyle olacak, derinliklerdeki hayata alışacaktı çünkü vatanı olarak orasını bilecekti. Babasını hiç tanımayacaktı ve çevresinde baba modeli görmediği için eksikliğini de duymayacaktı. Bu iyiydi işte. Çocuğunun kendisi gibi özlemlerle yaşamasını üzülmesini istemezdi. Ona yeryüzünde başka bir yaşam olduğunu anlatmayacaktı, vatanının orası olduğunu bilmesi daha iyi olacaktı onun için.
Duvarları kazarken hep bunları düşünüyordu Fadi, zaten hayatını hep programlardı.

İki kaynak suyunun birleşerek girdiği oyuğa sıra gelmişti. Yine kazmaya başladı Fadi, bu işte kullandığı odunlar aşınmış ufalmıştı ama işe yarıyordu. Daha kullanabilirdi. Oyuk biraz genişleyince içeriye baktı ki ne görsün. Büyük bir mağara ve içinde, bir yer altı gölü. Başka kaynaklarda vardı mağaranın içinde. Duvarlarındaki oyuklardan sular akıyordu. Küçük gölün içinde balıklar yüzüyordu. Hafif ışık alıyordu mağara. İnsanların, hayvanların düşebileceği çok yarık vardı demek.
--“Yerin ne kadar çok kulağı varmış” Diye sesli düşündü Fadi ve gülmeye başladı. Yerin kulağına düştüğünden beri ilk defa güldüğünü fark etti ve kendi kendine konuştuğunu da. Konuşacak kimse yoktu ki konuşsun.

Balıkları inceledi Fadi. Yenebileceklerine karar verdi. Pişirmesi olası olmadığına göre çiğ yenecekti herhalde. Japonların çiğ balık yediğini biliyordu, okumuştu bir dergide. Çocuğunu düşünüyordu. Yosun yemeğe alışmıştı, ona iyi de geliyordu ama hamile bir kadının proteine ihtiyacı olduğu yadsınamazdı.

Küçük Gölet’in bulunduğu mağaradan da başka mağaralara geçit olması gerekiyordu, küçük dereciklerin geldiği mağaralara.

Acaba daha neler görecekti Fadi; iyi veya kötü? Aklına kendinden önce oraya düşmüş insanlar olup, olmadığı takıldı. Ya kötüler varsa, acımasız zamanın veya zor hayat şartlarının yarattığı. Kendisini ve çocuğunu nasıl korurdu onlardan? Korkudan diğer mağaraları keşfetmeyi bir süreliğine kafasından attı, başkalarıyla karşılaşırım korkusundan. Belki de ölmüşlerdi de iskeletlerini bulurdu; bu daha da kötüydü, yaşama umudunu alıp, götürürdü böyle bir şeyle karşılaşmak. Daha hazır değildi bu kadar zora. Hamileliğinin verdiği bir hassasiyeti de vardı ve bu hassasiyet son günlerde daha da artmıştı. Burada yaşayabilecekleri kadar yaşamaya karar verdi, yosunlar bitene kadar veya daha iyi bir şeyler olana kadar, belki onu bulurlardı bu arada.

Günler geçti güneş düşe, düşe üzerine, karnı iyice büyüdü Fadi’nin. Doğumunun yaklaştığını hissediyordu, bebek aşağı inmişti ve biraz midesi bulanıyordu. Büyükler:
--“Bebek saçlı olursa annesinin midesi bulanır” derlerdi. Doğru muydu acaba?

Bu arada bütün hazırlığını yapmıştı Fadi. Bebeğin göbeğini kesmek için keskin bir taş parçası bulmuş, diğer bir taşla sürterek daha keskin bir hale getirmişti. Elbisesinin yakasındaki bağcıklarla da bebeğin kordonunu bağlayacaktı. Pek hijyenik olmayacaktı ama başka çaresi yoktu. Bebeğine hiçbir şey giydirmeyi düşünmüyordu; giydirecek bir şey de yoktu zaten. Ona yosunlardan bir yatak hazırlamıştı. Bez de gerekmiyordu altına bağlamak için. Yosunlardan süzülüp gidecekti çişi. Kakası içinde bir şey düşünürdü artık. Hiçbir şeyi kendine dert etmemeği kendine öğretmişti zamanla.

Beklenen gün geldi ve Fadi’nin doğum sancısı tuttu. Çok sık ve şiddetliydi sancılar. Bu doğumun kolay olacağının belirtisiydi. Bebek güçlüydü ve başıyla kapıyı iyi zorluyordu. Kapı çabuk açıldı ve Fadi’nin bebeği yeryüzüyle, pardon yer altıyla tanıştı. Ciğerlerine hava dolunca bir feryat kopardı ki; sesinin titreşiminden mağaranın üstündeki yarıktan toprak parçaları düştü aşağı. Fadi hemen göbeğini bağladı oğlunun, kesti ve yatağına yatırdı. Biraz dinlendikten sonra emzirecekti onu, çok yorgun hissediyordu kendini, çok da yalnız. Ağlamak geliyordu içinden, bağıra, bağıra ağlamak. Yarıktan düştüğü zaman bile kendini bu kadar kötü hissetmemişti. Lohusalık alametiydi herhalde bu hissettikleri.

Konuşmayı unutmamak için kendi kendine konuşuyordu Fadi ya da eşeğiyle ve yavrularıyla, artık oğluyla da konuşacaktı.

Ne kadar da çabuk büyüyordu eşek yavruları. Büyüdükçe daha fazla yosun yemeğe başladılar ve yosunlar azalmaya başladı. İlk düştükleri mağarada hemen, hemen hiç kalmamıştı. Tamamen bitmemeliydi ki: Üreyip, çoğalsınlar.

Artık her şeyi göze alarak yeni mağaralar keşfetmenin zamanı gelmişti. Yeniden kazmaya başladı Fadi, suların geldiği deliklerden birini. Bu defa daha bilinçli yapacaktı bu işi. Önce küçük bir delik açıp içeriye bakacak; beğenirse deliği genişletecekti. Çok delik vardı mağaranın duvarlarında, gölet’e su gelen. Her deliği içerisini görebileceği kadar genişletmeye karar verdi. Sonunda hangisini seçeceğine karar verecekti.

Bebeği çok uslu ve sağlıklıydı, sütü de boldu Fadi’nin. Bebek uyuduğu zaman yapacaktı bu işleri ya da kendi kendine oyalandığı zaman. Tıpkı kendisine benziyordu çocuğu Fadi’nin.

Kazmaya başladı Fadi. Artık usta olmuştu bu konuda. Her delik bir mağaraya açılıyordu, şimdi kaldıkları mağaraların eşine. Aslında mağaraların bulunduğu bölgenin tek büyük bir alan olduğunu anladı Fadi, çöküntülerle bölmelere ayrılmıştı. Son deliği genişlettikten sonra başını uzattı içeriye ve baktı. Uzun ve karanlık bir koridor uzanıyordu önünde.

Eğer orayı tercih ederse yeryüzüyle bütün bağlantısının kopacağını ama hayatlarında daha iyi bir şeyler olacağını hissetti o anda ve garip bir ürperme sardı vücudunu. Bunca zaman geçmiş onu bulamamışlardı, bundan sonra da bulamayacaklarına inanmıştı artık. Tercihini bu karanlık yolda yapacaktı. İçindeki ses bunu söylüyordu ona. Sanki onu çağıran birileri vardı. Beyninde bir ses çınlıyordu; “bu tarafa gel” diyordu. O sesi dinlemeye kara verdi Fadi ve plan yapmak için kendine iki güneş günü zaman tanıdı.

İki güneş günü geçti ve Fadi kazmaya başladı. Deliği iyice açması gerekiyordu ki: Dehlize göletli mağaradan biraz ışık girsin. Yeni delikler kazması gerekebileceğini düşünerek yanına kalan dal parçalarını da alacaktı, biraz da yosun ve su. Dehliz kuruydu ve yosun yoktu. Semeri eşeğine vurdu yeniden ve odun, dal parçaları ve yosunları da yükleyip, hazırlığını tamamladı. Artık yeni bir hayat sayfası açılıyordu önlerinde.


Bu haber 1736 defa okunmuştur

           
öyküler, barış akarsu, congar, izmir, ayla congar, congar sanayi, metal, küçük kız, zeytinyağı, börülce, çocuk, makarna, vücut, peynir, elişi çalışmaları, arkadaş, kadın, yemek, diyet, fıkralar, hikayeler, kapari, kuş gribi, temel, çantalar