Anasayfa
     Biyografi
     Paylaşmak İstediklerim
     Büyüklere Hikayeler
     Çocuk Hikayeleri
     UZUN HİKAYELER
     Var
     Öç
     Altıngöl
     Oyuncakçı
     Kartopu
     Futbol Fanatiği
     Diyet Yemekler
     Barış Akarsu
     Congar Metal
     Elişi Çalışmaları
     Şiirsel Egzersizler
     Politika
     Ekonomi
     Çevre
     Hayvanlar
     Uzay
     Turizm
     Demeler
     Karışık
     Fıkralar
     Coğrafya
     Tarih
     Sağlık
     Şifalı Bitkiler
     Felsefe
     Konuk Yazarlar
     Foto Galeri
     Kapari Yetiştiriciliği
     Slayt / Sunum
     LİNKLER
     Kapari
     Reiki
     İletişim



En Çok Aranan Kelimeler

Ayla Congar | Kadın | Müzik | Doğa | Sanat | Fıkra | Kapari | Sanayi | Çanta | El işleri | Bilim | Dünya | İzmir | Çeşme | Ayla | Congar |

 
Paylaş

VAR 4. Bölüm

Dördüncü Bölüm

Serüvenin ilk adımını attı. Zemin yosunla kaplıydı ve çok genişti. Sular akıyordu her yerden. Tam onlara göre bir yerdi, su vardı, yiyecek vardı, yerin kulağından hafif bir de ışık geliyordu. Zaten çok ışık alan yerlerde o yosunlar yetişmiyordu. Yavaş, yavaş ilerliyordu Fadi, bir tehlike anında geriye doğru kaçabilmeliydi. Ses yine kulaklarını tırmalıyordu.
--“Gel, buraya doğru gel, kaderin burada.”

Sese doğru yürüdü Fadi, belki de kaderi onu çağırıyordu. Kadere çok inanırdı Fadi, sezgileri de çok kuvvetliydi. Kadere inanırdı ama aynı zamanda kaderimizi kendimizin de zaman, zaman yönlendirdiğine inanıyordu, kaderde kavşaklar vardı, yol ayırımları vardı ve girdiğin yola göre kaderin farklı olabilirdi. Bu yol verdiğimiz kararlardı. İnsanlar bazen mantıklarıyla, bazen de hisleriyle karar verirdi, veya zaman, zaman hem kalple hem hisle karar verilirdi. Kader de bu karardı zaten.

Fadi kalbiyle karar veriyordu şu an ve o sese kaptırmıştı kendini. Kendisi ve çocuğu için ilerlemesi gerektiğini hissediyordu. Eğer ilerler ve sesin dediğini yaparsa: Kendileri için her şeyin çok iyi olacağına inanıyordu.

Bir gün kadar yürümeye karar verdi Fadi, bir günde de geriye dönerlerdi. Her yer yosundu ve su da vardı. Acıkınca yerler, susayınca su içerler, uykuları gelince de yosunların üstüne kıvrılıp uyurlardı. Hayat bu kadar da basit yaşanabiliyormuş meğerse. Her zaman kendine hedefler koyardı ve bunun hep faydasını görmüştü Fadi. Eşekler bir gün aç ve susuz kalmakla ölmezlerdi.

Mağaraların araları kendisinin daha önce yaptığı gibi açılmıştı sanki. Bazı yerlere yığılmış molozlar vardı. Bu ona oraya daha önce birilerinin gelmiş olduğunu işaret ediyordu. “Ne zaman olmuştu bu acaba?”

Yeniyse birileriyle karşılaşma ihtimalleri vardı. Bu saptamayı yaptıktan sonra daha dikkatle ilerlemeye başladı. Kulaklarını iyice açmıştı seslere karşı ama duyduğu ses:
--“İlerle buraya doğru gel.” diyordu durmadan. Fadi’de bu sese kaptırmıştı kendini. On kadar açılmış mağara geçtikten sonra bir kapıyla karşılaştılar. İnsan yapısı bir kapı ile. Korktu Fadi önce. Ne bekliyordu kendilerini bu kapının arkasında acaba. Şimdi bir sorumluluğu vardı artık, oğlunu tehlikeye atmak istemezdi. O sesin iyi niyetli olduğunu hissediyordu ama ya yanılıyorsa ya kötü bir niyetle onları çağırıyorsa. Kapının önüne geldiklerinde ses kesildi.

Bir süre oyalandı kapının önünde Fadi, hemen açmağa yeltenmedi. Belki de kapı kilitliydi. Korkuyordu da biraz. Gerçi yerin altı ona korkmamayı öğretmişti ama çocuğunu düşünüyordu.

Bir süre sonra içeriden bir kız çocuğunun sesi geldi. Konuşuyordu ama ne dediğini anlayamıyordu Fadi. Başka bir dil konuşuyordu sanki. Yavaşça elini kapıya değdirdi ve kapı hemen açılıverdi. Küçük bir kız çocuğu vardı kapının gerisinde ve başka bir dil konuşuyordu. Onun ne dediğini anlamadı ama küçücük eliyle elini tutup; onu çekiştirmesinden bir yere götürmek istediğini anladı. Onun, çektiği yöne doğru yürümeye başladı, oğlu da yanında yürüyordu.

Küçük kız Çocuk’a bir şeyler söyledi ve Çocuk onun ne söylediğini anladı. Bu çok garip geldi Fadi’ye. Oğlu kendinden başka bir insan görmemişti ama küçük kızı görünce hiç şaşırmamış hatta daha önceden tanıyormuş gibi davranmıştı.

Küçük kız Fadi’yi bir kapıdan daha geçirerek; genç bir erkeğin yanına götürdü. Genç erkek yaralıydı ve durumu çok kötüydü. Uzun zamandan beri böyle yatıyor ve küçük kız ona bakıyor olmalıydı. Ateşi olduğu belliydi. Onların geldiğini fark etmedi bile. Çocuk da adam da, ikisi de çıplaktılar.

Fadi soğuk su ile vücudunu soğutmaya çalıştı genç adamın. Tir, tir titredi zavallı ama bu gerekliydi. Hasta değil yaralıydı. Bıçak gibi bir şeyle yaralanmıştı. Çocuk ve kız kendi dilleriyle konuşarak anlaşıyorlardı birbirleriyle. Çocuk:
--“Kötü adamlar gelmiş” dedi annesine. Kızın babasını da onlar yaralamışlardı. Yarasını temizledi Fadi genç adamın, yosunlarla ilaç yaptı ve üstüne sıvadı, eskisi gibi inlemiyor biraz rahatlamışa benziyordu ama hala kendinde değildi.

Ne ararken ne bulmuştu Fadi. Bu durumda eşekler ne yapacaktı. Genç adam kendine gelirse bir koşu gidip onları yemleyip, sulayabilirdi. Oğlu güçlü çocuktu, annesiyle birlikte koşa, koşa gidip gelebilir, yorulursa da döndükten sonra, uyurdu. Kendi yaşam alanları daha emniyetliydi. Korsanlar orayı kendilerini güvenceye almak için iyi hazırlamışlardı.

Genç adam yürüyecek duruma gelince onları da kendi yaşam alanlarına götürebilirdi ama tamamen iyileşmesi ve yürüyecek duruma gelmesi uzun süreceğe benziyordu. Bol, bol su içirdi ona, yosun da yedirmeye çalıştı ama pek fazla yiyemedi genç adam. Ateşi iyice düşünce yiyebilirdi belki. Devamlı ıslatıyordu vücudunu soğusun, ateşi düşsün diye. Her ıslattığında su da içirmeye çalışıyordu. Bu kadar kötü durumda olmasının nedeni vücudunun susuz kalmış olmasıydı. Fadi yer altına düşmeden önce kültürlü olmasının faydasını ilk kez gördü. Şimdiye kadar, içgüdüleri ve bilek gücüyle bir şeyler yapmıştı.

Fadi iki gün gitti eşekleri yemledi, suladı. Bu arada yavru eşekler de çiftleşmiş, eşek nüfusu çoğalmıştı. Bir anne eşeğin sütünden de getirdi genç adama. Eşek sütü ilaç gibi geldi ona, birden iyileşti ve konuşmaya başladı. Fadi söylediklerinin bir kelimesini bile anlamıyordu ama o Fadi’nin söylediklerini anlıyordu. Kısa bir süre sonra Fadi onun konuştuklarını değil de düşündüklerini anladığını fark etti. Oğluyla genç adamın kızı da böyle anlaşıyorlardı demek ki: Telepati yoluyla. Oğlunda bu yeteneğin var olması şaşırtıcıydı. Kendisi ne yapacaktı anlaşmak için? Oğlunun tercümanlık yapamayacak kadar küçük olduğunu ve daha başka şeyler düşündü Fadi. Bunları düşündüğünde genç adam gülümsedi. Düşüncesini okuduğunu anladı Fadi. Birden yüzü kıpkırmızı oldu, ateş bastı Fadi’ye çünkü genç adamın ne kadar yakışıklı olduğunu da düşünmüştü bu arada. Uzun dalgalı saçları vardı koyu renk, güzel kahverengi gözleri vardı; siyah benekli. Daha genç olduğu için sakalları ve bıyıklarının tamamlanması bitmemişti. 27-28 yaşlarında görünüyordu. Uzun boyluydu ama çok da uzun değil. Elleri ve ayakları, her yeri çok güzeldi ve nahifti. Hareketleri de çok hoştu. Kızı da ona benziyordu.

Kocası aklına geldi Fadi’nin. Kendisini iki yıl bile beklemeyen kocasını düşündü. “Bundan sonra hiç aşık olmayacağım” diye ant içti kendi kendine Fadi ama aşk ferman dinlemezdi, bunu unutuyordu.

Küçük kız şarkı söylemeye başladı birden. Çok güzel sesi vardı. İnsanın ruhuna işliyordu. Babası mı öğretmişti acaba? Birden bu kız çocuğunun bir de annesi olması gerektiğini düşündü Fadi. Neredeydi acaba? Yoksa babasını yaralayanlar annesini de öldürmüşler veya kaçırmışlar mıydı? Olay yeni olsaydı küçük kızın halinden anlaşılırdı. O sanki hiç annesi olmamış gibi davranıyordu. Belki de kendi oğlunun hiç babası olmadığı gibi onun da annesi yoktu. Fadi uzun bir zaman sonra düşündüğünün doğru olduğunu öğrendi, telepati ile anlaşmayı öğrendikten sonra.

Genç adam telepatiyle anlaşmayı ona şarkılar söyleyerek öğretti. Sanatın dili evrenseldi, bunu bilirdi Fadi ama bir gün böyle faydalanacağı aklına gelmemişti.

Ona şarkılar söylemişti genç adam, sesi çok güzeldi, genizden gelen bir ses, insanın yüreğine işliyordu sanki. Fadi önce genç adamın şarkılarla anladı ne söylediğini, ya da hissetti, sonra da genç adamın sesinin, beynindeki yankılarını. Onun beynine ulaşan her titreşim bir harfti. Bir kelime, bir cümle oldu zaman içinde. Dersler ilerledikçe iyice öğrendi beyniyle konuşmayı Fadi. Artık oğluyla da konuşabiliyordu. Peki, oğlu nereden biliyordu? Bunu hiçbir zaman öğrenemeyecekti galiba.

Yerin altında gizli hiç bir şey yoktu. Herkes birbirinin düşündüğü şeyin ne olduğunu biliyordu. Bu duyguların esareti gibi algılanabilirdi ama aslında özgürlüktü. Hiçbir şeyi saklamak zorunda kalmamak, olduğundan başka türlü görünmeye çalışmamak, yalan söylememek, söyleyememek. Yaşam böyle çok daha kolaydı, yalındı. Duygular özgürdü, herkesin duyguları diğerlerini beyninde gezinebiliyordu ve böylece insanlar diğerlerinin üzüntülerini ve sevinçlerini de, yalnızlığını da paylaşabiliyorlardı.

İsterlerse başkalarının düşüncelerini hissetme yeteneklerini kapatabiliyorlardı. Ya da beyinlerindeki frekansı yükselterek; yakınlarında birisinin olup, olmadığını, anlıyor veya telepati ile anlaşamayanlara da bir ölçüde ulaşıyorlardı, küçük kızın Fadi’ye ulaştığı gibi. Fadi daha bu kadarını beceremiyordu ama öğrenecekti. Eşeği mağaralarda ilerlerken durur, kulaklarını havaya dikerek biraz bekler, daha sonra yürümeye devam ederdi. Belki de onda da böyle bir özellik vardı. O da çevrede olup, biteni bir şekilde algılıyordu.


Bu haber 1730 defa okunmuştur

           
öyküler, barış akarsu, congar, izmir, ayla congar, congar sanayi, metal, küçük kız, zeytinyağı, börülce, çocuk, makarna, vücut, peynir, elişi çalışmaları, arkadaş, kadın, yemek, diyet, fıkralar, hikayeler, kapari, kuş gribi, temel, çantalar