|
Akşam sefası diye adlandırılan çiçeği tanırsınız. Erguvan rengi boru çiçekleri vardır. Bu çiçekler bazen beyaz ve sarı da olurlar. bazen de bu renklerin karışımı. Ömürlerini tamamlayıp solduktan sonra kocaman, kocaman, tırtıklı parlak siyah tohumlar yaparlar, seneye yeniden yeşermek, çiçek açmak için. Tohumları toplayıp, saklar, baharda toprağa ekersiniz. Erguvan renkli çiçeğin yaptığı tohumdan yetiştirdiğiniz fidan sarı, beyaz veya karışık renkli çiçekler açabilir. Bu sarı çiçeğin tohumundan alsanız da böyledir, beyazınkinden de. Ama yine de en büyük olasılık ana bitkinin rengidir.
Kalıtım teorisini basitçe açıklamak isteyen bilim adamları örnek olarak akşam sefası bitkisini gösterirler. Beyaz derili bir anneyle, beyaz derili bir babanın çocuklarını siyah derili olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Ataları olan bir siyah derilinin rengi bu kuşakta meydana çıkmış olabilir. Akşam sefasının kısacık ömrü bunu bize kanıtlar.
Akşam sefasını çiçeklerin çoğunda olmayan bir özelliğiyle de tanımlayabiliriz. O güneş battıktan sonra açar, gece boyunca yaşar, güneş yeniden doğarken kapanır ve bir daha açmamak, tohum yapmak üzere solar. Bu bir aşk öyküsünün sonunu söyler bize.
Bir zamanlar güneşe aşıkmış Sefacık, ona hayranmış, taparmış. O zamanlar günün yirmi dört saati açık dururmuş çiçekleri. Güneşte ona karşı ilgisiz değilmiş. İlk ışıklarını yanaklarında dolaştırarak okşarmış onu... Arada, sırada bulutların arkasına saklanır, şaka yaparmış ona. Çünkü dalcıklarını oynatıp, onu aramak için sağa, sola eğilmesi çok hoşuna gidermiş. Sefa bu masum serüvenle çok mutluymuş.
Günün birinde Sefanın yanına kendisininkinden daha küçük, siyah bir tohum düşmüş. Kısa sürede kök salmış ve topraktan başını çıkarmış. Önce kelebek gibi iki yaprakmış minik bir sap üzerinde, sonra kalp şeklinde yapraklar oluşmuş uzayan gövdesinin üzerinde. Başlamış yanındaki parmaklığa tırmanmaya. Öylesine neşeliymiş ki: Kahkahalar atıyormuş tırmanırken. Güneşin Sefa’ya aşık olduğunu anlayınca çok kıskanmış, Güneşi baştan çıkarmak tek düşüncesi olmuş. Önce bunu nasıl yapacağını bilememiş ama düşününce bir yol bulmuş. Çiçek açmak. Mavi renkli borazan çiçekleri fırlayıvermiş bir sabah yapraklarının arasından. Bu çiçekler Sefanın çiçeklerinin bir kaç misli büyüklükte ve de oldukça gösterişliymiş.
Güneş bu güzel çiçekleri görünce Sefacığı görmez olmuş, unutuvermiş. Aşkı artık kahkahaymış. Zavallı Sefacık Güneşin aşkını kaybedince öylesine mutsuz olmuş ki: Güneşle göz göze gelmemek için başını gökyüzüne bile kaldırmaz, hep yere bakar olmuş gündüzleri.
Bir gece başını gökyüzüne kaldırdığında Aydedenin kendisine şefkatle gülümsediğini görmüş ve onun teselli edici sözlerine kulak vermiş. Bir hercai aşık yüzünden dünyayı kendine zindan etmenin saçmalığını anlamış ama Güneşe küskünlüğü geçmemiş. Düşünmüş, taşınmış bir karara varmış: Artık Güneşe çiçeklerini göstermeyecekmiş.
İşte o gün, bu gündür Sefa güneş batarken çiçek açar, güneşin ilk ışıklarıyla da çiçekleri solar. Ve o gün, bu gündür de akşam yaşadığı için de adı Akşam Sefasıdır.
Sonunda eklemeyi unutmayalım. Tanrı yaptığı kötülüğe karşı Kahkahayı cezalandırmış ve onun bir yönünü eksik bırakmış. Kahkaha çiçeklerinin kokusu yoktur. Daha doğrusu o kadar azdır ki: Burnunuzu içine sokmadan duyamazsınız kokusunu. Pek de hoş değildir bu koku.
Bir gün bir fırtına kopmuş, topraklar toz olmuş, bulutlara karışmış, etrafa savrulmuş. Bu toz bulutuyla birlikte küçük siyah bir tohum çok uzaklarda bir bahçeye düşmüş.
Fırtına dinmiş, yağmur yağmış, güneş açmış ardından. Küçük siyah tohum düştüğü toprağa kök salmış, filizlenmiş. Büyümüş, çiçek açmış. Parlak sarı renkli çiçekler. Bir sapın üzerinde dizili bu çiçeklere her akşam yenileri eklenirmiş. Akşam ezan okunurken açarlar, güneş doğarken kapanırlarmış. Ezan okunurken açtığı için insanlar ona Ezan Çiçeği adını takmışlar.
Kök saldığı yer bir Akşam Sefasının hemen yanıymış. Bahçe parmaklığının yanında da Kahkaha Çiçeği varmış.
Akşam Sefası ile Kahkaha küs oldukları için canları çok sıkılıyormuş. Ezan Çiçeği Kahkahayı kendini beğenmiş bulduğu için ondan pek hoşlanmamış ve Akşam Sefasıyla arkadaşlık etmeye başlamış.
Herkesin bir yaşam öyküsü vardır. Akşam Sefası Ezan Çiçeğine kendi öyküsünü anlatmış. Ezan Çiçeği çok duygulanmış onun öyküsünü dinlerken ve Kahkaha ile ilgili duygularının doğru olduğunu anlamış ama kendi öyküsünü anlatmak için henüz çok erken olduğunu düşünmüş. Önce arkadaşını iyi tanımalı, daha sonra sırlarını ona anlatmalıymış. Ezan Çiçeğinin yaşamı görüş açısı buymuş.
Çok doğru değil mi? Bu konuda bir atasözü de vardır. Söyleme sırrını dostuna, onunda dostu vardır, o da söyler dostuna.
Bir gün eğer Ezan Çiçeğinin öyküsünü öğrenirsem size de anlatırım.
Ezan Çiçeğinin Öyküsü
Bir gece uykum kaçtı, sabahlığımı sırtıma alıp bahçeye çıktım. Serin bir yaz gecesiydi, ıslak ot ve toprak kokusu çiçeklerin kokusuna karışıyordu. Ay tabak gibiydi gökyüzünde, yapraklar bir başka yeşil görünüyordu ay ışığında. Nefis bir geceydi. Demir bahçe sandalyesini çiçeklerin arasına koydum ve oturdum.
Hayallere daldığım bir sırada koluma bir şey dokundu. Ezan Çiçeğiydi bu. Bana bir şey söyleyecekmiş gibi geldi, dürterek. Meğer duvar kıyısındaki akşam sefasına doğru eğiliyormuş. Hemen sandalyemi biraz öteye çekerek aradan çekildim. Hafif bir rüzgar vardı. Dalların ve yaprakların hışırtısı garip ama çok hoş bir müzik yapıyordu. Rüzgarın müziğine kaptırmışken kendimi bir konuşma duyar gibi oldum. Duyduğum sanki bir kız sesiydi. Bir öykü anlatmaya başlamıştı sanki bir kız. Belki de hayal dünyamın sesiydi bu... Duyduklarımı size de aktarayım. Belki hayalle gerçeği birbirinden ayırt etmekte bana yardımcı olursunuz.
Sevgili arkadaşım Akşam Sefası artık kendi öykümü anlatmanın zamanının geldiğini düşünüyorum. Çünkü seni uzun zamandan beri tanıyorum ve güvenilir bir arkadaş olduğuna inanıyorum artık.”
Ben bir zamanlar dümdüz uzun sarı saçları olan incecik bir kızdım. Gözlerim maviydi ve çok beyaz tenliydim. Erkekler benimle arkadaş olmak için can atarlardı. Ama diğer kız arkadaşlarım için kaçırılmaz fırsat sayılanlar bile benim için hiç bir şey ifade etmiyordu. Ben rüyalarımdaki kıvırcık saçlı, esmer bebeği bana verebilecek birini bulmak istiyordum. Zamanla bunun bir hayal olduğuna kendimi inandırdım ve aşkına aşık olduğum bir erkekle evlendim.
Yıllar sonra bir dergide esmer bebeğimin genç bir delikanlı olmuş halinin fotoğrafını gördüm. Yıllar geçti, yakışıklı delikanlı, yakışıklı bir genç adam oldu. Hep onu düşünüyor, yaşamını yakından izliyordum medyadan. Bir gün artık kırkını geçmiş bu erkeğe deliler gibi aşık olduğumu fark ettim. Harika birisiydi, ona tapıyordum adeta... Onu yakından görmek istiyordum, onunla tanışmak istiyordum, onunla konuşmak istiyordum. Onun da beni tanımasını istiyordum ama ne yazık ki ondan epeyce yaşlıydım. Bu ona kendimi göstermeme engeldi.
Devamlı dua ediyordum Allah’a, onu bana yakından göstersin diye ama onun beni görmesini istemiyordum. Bir gece bir rüya gördüm. Kıpırdayamıyordum. Ayaklarıma baktım, yoktular. Ayaklarımın yerinde toprağa tutunan köklerim vardı. Yemyeşil yapraklarım vardı, bir de güzel sarı çiçeklerim.
Güneş doğarken çiçeklerim soldu. Akşam ezanı okunurken yapraklarımın arasından yeni çiçekler açtı. Bu binlerce yıldır böylece devam edip, gidiyor sanki.
Her çiçeğimden bir tohum oluştu, siyah parlak tohumlar, kalın kabuklu. Rüzgarlar bu tohumları dağıttı, her tohumdan yeni bir ben doğdum başka, başka yerlerde. Yine çiçeklerim açtı, yine tohumlar oluştu çiçeklerimden. İşte karşında gördüğün ben o benlerden biriyim.
Tüm evrene dağılmak istiyorum. Belki bir gün onun bahçesinde kök salarım da hiç değilse beni güzel bir çiçek olduğum için sever.
KİRLİ FADİME
Kış çok sert geçmişti. Toprak bile donmuştu. Bahar geldi. Sıcak güneş buzları eritti, tarlalar sürüldü. Toprak ısındı, içinde saklanan tohumlar uyandı.
Kirli Fadime kök saldı, filizlendi. Büyüdü, çok gösterişli bir fidan oldu. Etrafındaki çiçeklerle tanıştı. Kahkaha vardı duvarları, parmaklıkları süsleyen. Akşam Sefasını köklemişti bahçıvan; çok yer tuttuğuna karar vermişti aklınca, onu arkadaşlarından ayırdığını düşünmemişti bile. O şimdi nerelerde kök salmıştı kim bilir? Kirli Fadime’nin yanında yağmurla düşen bir tohumdan bir Ezan çiçeği filizlenmişti yeniden. İyice büyüdüler, çiçeklendiler, arkadaş oldular bu arada. Kirli Fadime daha tohumken Ezan çiçeğinin öyküsünü dinlemişti, Akşam Sefasına anlatırken. Kendi öyküsü daha acıklıydı, teselli etmek düşüncesiyle anlattı onu Ezan Çiçeğine:
“Bir dağ köyünde doğmuşum. Anneciğim beni doğururken ölmüş. Babam onu kaybettiği için çok acı çekmiş. İnsanların ona acıyarak bakmalarına dayanamamış, dağın tepesinde bir kulübe yapmış, beni de yanına almış. Babam ve ben yıllarca çok mutlu yaşadık orada. Bana tahtadan oyuncaklar yapardı. Boya da almıştı. Oyuncaklarımı, kozalakları boyuyor, resimler yapıyor, ağaçlarla, çiçeklerle konuşuyor, kuşlarla arkadaşlık yapıyordum. Köpeklerimiz de vardı. En yakın arkadaşlarım onlardı.
Arada, sırada köye inerdik. Babam fazla kalmak istemezdi orada, akrabalarımızı görür, geri dönerdik. Babam kimsenin evimize gelmesini de istemezdi. Annemin anılarıyla bir yaşam kurmuştu kendine, bana onu anlatırdı; konuştuğu tek konu buydu ve bunu benden başkasıyla paylaşmak istemezdi. Köye indiğimiz zaman akrabalarımız annemden söz ettikleri zaman onları sustururdu.
Beni okula göndermedi ama okuma ve yazmayı öğretti. Dergiler, çocuk kitapları alırdı bana. Büyük bir zevkle okurdum onları. Ben büyüdükçe aldığı kitaplar da değişti, aşk öyküleri de vardı aralarında.
Küçük dünyamın içinde büyük bir dünya yaratmıştım hayallerimle. Ev ve bahçe işlerinden kalan zamanlarda yatağıma uzanır, hayaller kurardım. Karayağız bir sevgilim vardı hayal dünyamda, siyaha yakın koyu kahverengi gözleri vardı. “Kara gözlüm” derdim ona. Çok yakışıklıydı. Uzun boyluydu. Endamı da çok güzeldi. Bana çok güzel şeyler söylerdi düşlerimde. Duvağımı açışını hayal ederdim. Hayallerimle mutlu olurdum. Başka çarem yoktu. Kendi kendime yaşıyordum. Babam fazla konuşmaz, gözlerini bir noktaya diker, düşünürdü hep. Ona kızmazdım bana yaptıkları için, daha doğrusu yapmadıkları için.
Bir gün babamı askerlik şubesinden çağırmışlar, kente gitti. Beni daha önce hiç yalnız bırakmamıştı. Herhalde köpeklerimize güvenmişti bu kez.
O gittikten sonra işlerimi bitirdim, yatağıma uzandım, hayallere daldım. Karayağız sevgilimle hayallerimde konuşuyordum ki: Bir tüfek patladı. Ardından Karabaşın ağladığını duydum. İkinci tüfek sesiyle sustu. Üçüncü atış Karakulağı öldürmüştü. O hiç ağlamadı. Tek kurşunla ölmüştü. Sadece artık havlamıyordu. Dona kalmıştım. Kapı ardına kadar açıldı. Kapıyı arkasına öyle fena vurdurmuştu ki: kulübemiz sarsıldı, duvarda asılı duran annemin resmi yere düştü. Camı, çerçevesi kırıldı, paramparça oldu.
Gelen kaba, saba, iri bir adamdı. Sarı bıyıkları sigaradan yeşermişti. “Sen Mecnunun (bu babama köylülerin taktığı addı) kızısın değil mi?” diye sordu. Konuşamıyordum, korkudan dilim tutulmuştu. Başımı sallayarak: “ Evet” dedim. “Şimdi ondan intikamımı alacağım” diyerek üstüme çullandı. Nefesi çok kötü kokuyordu. Canımı acıtıyor, çirkin kelimeler kullanıyordu. Hayallerimdeki erkeğe hiç benzemiyordu, “yoksa hayallerim mi yanlıştı, erkekler hep böyle mi davranırlardı?” Ben çırpındıkça zevkten kahkahalar atıyor, ağzından sular akıyordu. Yüzünü, gözünü yoldum elinden kurtulmak için ama bu onu daha fazla tahrik etti. Sonunda bana tecavüz etti ve kirlenen şalvarımı alıp, gitti. Yattığım yerden kalkamıyordum.
Bir süre sonra sesler duydum. Köylüler koşup, gelmişti. O cani beni bıraktıktan sonra köye inmiş, kirli şalvarımı başının üzerinde çevirerek “Mecnundan öcümü aldım, kızı Fadime’yi kirlettim!” diye naralar atmış köy meydanında ve kayıplara karışmış. Köylüler de beni merak ederek koşup, gelmişler. Beni yok olan düşlerimle ve göz yaşlarımla yalnız buldular.
Babam akşama doğru geldi. Başıma gelenleri göz yaşları içinde anlattım ona; zaten biliyormuş, köylülerden öğrenmiş. Başıma gelenlere hiç bir tepki göstermedi ve bir daha da konuşmadı. Günlerce beni teselli edecek bir kelime çıkmasını bekledim ağzından.
Bir gün yanına çokça azık alarak gitti. Üç gün sonra elinde kanlı bir gömlekle geri döndü. Gömleği önüme fırlattı. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken tüfeğini bana doğrultuyordu.
“Fadime’min adını temizledim!” dedi. Köyde bana Kirli Fadime diye ad taktıklarını duymuştu. Göğsüme bir kurşun isabet etti. Bir kurşun, bir kurşun daha, ölmüştüm. Yattığım yerde bir kan gölü oluştu.
Babam beni hemen oracığa gömdü. Ruhum oradan ayrılmak istemiyordu. Güz geldi yağmur yağdı, kış geldi kar yağdı, bedenim toprak olmaya başladı. Bahar geldi, ilk cemreyle kanımın aktığı yerde filizlendim. Hayattaki gürbüz bedenim gibi gösterişli bir çiçek oldum. Akın, akın insanlar geliyordu beni görmeye. “Bu Kirli Fadime” diyordu bilenler bilmeyenlere. Bu beni uğradığım tecavüzden daha çok üzüyordu. Toprak olan genç bedenim, yitip giden rüyalarımdan daha fazla. Babam beni öldürdükten sonra kendisini de öldürmüştü de kızına hala Kirli Fadime dendiğini duymuyordu.
Tohumlarım rüzgarlarla etrafa yayıldı ve işte şimdi buradayım. Tek isteğim bu isimden kurtulmak.
Kral Kızı
Evin kızının uykusu kaçmış, bahçede oturuyordu. Kirli Fadime’nin öyküsünü sonuna kadar dinledi ve çok üzüldü. O gece düşünde Kirli Fadime’yi gördü. Ona Kral Kızı diyordu. Sabah uyanır, uyanmaz bahçeye çıktı. “Günaydın Kral Kızı” dedi ona. Fadime etrafına bakındı ve onu gördü. Ona Kral Kızı diyordu sesin sahibi. Buna çok sevindi.
Kral Kızı o yıl çok güzel çiçekler açtı. Evin kızı çiçekleri toplayıp, demetler yapıyor arkadaşlarına götürüyordu. “Size Kral Kızı’nı getirdim, onunla tanışın” diyordu.
Koparılmayan çiçeklerden tohumlar oluştu. Rüzgarla dağılan bu tohumlardan birisi bir tütün tarlasına düştü.
Tütün Çiçeği
Tarlayı iki kez sürdüler, karıklar açtılar ve tütün fideleri diktiler. Anne hastaydı, bütün yük kızların omuzun daydı. Büyük kız nişanlısından ayrılmıştı, üzgündü. Köy yerinde o yaştaki kıza evde kalmış denirdi. Güzelim yılları ziyan olmuştu o adamın yüzünden. Hiç bir şeyini beğenmiyor, küçümsüyordu onu. Peki neden bu kadar yıl beğenmediği bir kızla nişanlı kalmıştı? Kız bunu anlayamıyordu. İlk yıllar ayrılmak istemişti ondan ama ailesi izin vermemişti. Bir kız nişanlısından ayrılırsa kara gelirdi adına; köyde böyle düşünülürdü. Kader güzelim yıllarını yuttu. Sonunda dayanamayıp, ayrıldı kendisini beğenmeyen o adamdan.
Çok öfkeliydi kız, o adama öfkeli, kaderine öfkeli, mutlu insanlara öfkeli. Ruhu fesatlaştı, kötüleşti. Bir gün geldi tek düşüncesi mutlu insanları incitmek oldu. Arkadaşları bir, bir ayaklarını kestiler, artık kimse onu görmeye gelmiyor, o onlara gitmek istediği zamanda bahaneler uyduruyorlardı.
Günler geçti tütün fideleri canlandı, büyüdü. Her gün geziyordu kız tütün tarlasını. Bu tarladan ekmek yiyorlardı. Bir gün bir tütün fidesinin daha farklı olduğunu gördü. Tütüne çok benziyordu ama tütün değildi dikkatini çeken fidan. Tomurcuktaydı, çiçek açacaktı. Her gün onu ziyaret ediyordu kız. Ruhu kötülüklerden arınmaya başlamıştı sanki. Gerginliği, fesatlığı azalmıştı. Zaman, zaman kendini mutlu hissettiği bile oluyordu.
Bir sabah ziyaretinde, tütüne benzeyen fidenin çiçek açtığını gördü. Ona Tütün Çiçeği adını taktı. O yıl çiçeklerini hiç koparmadı onun. Çiçekler kurudu, tohum oldu. Ertesi yıl pek çok Tütün Çiçeği filizlendi tütün tarlasında. Çok güzeldiler. Tütün kırmak daha bir kolay geldi kıza o yıl. Kendisiyle barışmıştı artık. İnsanlarla da barışmıştı. Mutluydu, neşeliydi, kilo da almıştı biraz. “Acaba onun adını Mutluluk Çiçeği olarak değiştirsem mi diye düşünüyordu. Kendisindeki olumlu değişimin onun sayesinde olduğuna inanıyordu.
Bir gün bir demet Tütün Çiçeği toplayarak yaşlı bir akrabasını ziyarete gitti. Akraba hanımın bir konuğu vardı. Bir dal Tütün Çiçeğini ayırıp ona verdi. Hanım onun bu davranışını çok memnun olmuştu. Onu çok beğendi, sevdi. Evlilik çağına gelmiş bir yeğeni vardı. Yakışıklı delikanlıydı, işi, gücü vardı, kötü alışkanlıkları yoktu. “Bu kızla mutlu olurlar” diye düşündü.
Tütün Çiçeği, eski adıyla Kirli Fadime, kendi kaçırdığı mutluluğu ona armağan etmişti. Kız şehirli delikanlıyla evlendi, çok mutlu oldu. Gelin giderken çeyizinde Tütün Çiçeklerinin tohumları da vardı.
Ertesi yıl evinin bütün balkonları Tütün Çiçeğiyle donattı. Tütün Çiçeği yitip, giden yaşamını bu kızda buluyor, onun mutluluğuyla mutlaşıyor, neşesiyle neşeleniyordu. O da karayağız sevgilisiyle yaşıyordu hayallerinde. Yaşamının kötü kesitini unutmuştu.
Ayla Aytuna Congar
|