Anasayfa
     Biyografi
     Paylaşmak İstediklerim
     Büyüklere Hikayeler
     Çocuk Hikayeleri
     UZUN HİKAYELER
     Var
     Öç
     Altıngöl
     Oyuncakçı
     Kartopu
     Futbol Fanatiği
     Diyet Yemekler
     Barış Akarsu
     Congar Metal
     Elişi Çalışmaları
     Şiirsel Egzersizler
     Politika
     Ekonomi
     Çevre
     Hayvanlar
     Uzay
     Turizm
     Demeler
     Karışık
     Fıkralar
     Coğrafya
     Tarih
     Sağlık
     Şifalı Bitkiler
     Felsefe
     Konuk Yazarlar
     Foto Galeri
     Kapari Yetiştiriciliği
     Slayt / Sunum
     LİNKLER
     Kapari
     Reiki
     İletişim


En Çok Aranan Kelimeler

Ayla Congar | Kadın | Müzik | Doğa | Sanat | Fıkra | Kapari | Sanayi | Çanta | El işleri | Bilim | Dünya | İzmir | Çeşme | Ayla | Congar |

 

DENİZDEN GELEN MUTLULUK

Genç adam uzun bir süredir aralıksız çalışıyordu. Çok yorulmuştu, çok da bunalmıştı. Denizi de çok özlemişti, denizin dibini de güneşi de. İşlerini ayarladı ve yola çıktı. Teknesi bir sahil kasabasında demirliydi. Hava sıcak, yollar çok kalabalıktı. Herkes deniz kenarlarına koşuyordu. Bir an önce teknesinde olmak için sabırsızlanıyor, yolculuğu hafta sonuna denk getirdiği için kendine kızıyordu genç adam. Latin müziği çalıyordu radyoda. O ülkeleri düşledi. Daha önce gezip, görmüştü oraları. Hiç canı çekmedi. Teknesi en güzel yerdeydi. Onu oraya çeken bir şey vardı. Yaklaştıkça sabırsızlığı daha çok arttı. Kasabanın ilk evlerini gördüğü an sanki dünyalar onun oldu. Gelmişti işte. Çok yorulmuştu yıl içinde, çok bunalmıştı, çok şey bekliyordu bu tatilden.Güneşlenecek, yüzecek, dalacak, denizin keyfini çıkaracaktı.Gece hayatına takılmayı hiç düşünmüyordu. Erken yatıp, erken kalkmayı planlamıştı. İlk işi denize girmek oldu, yüzdü ve sonra güneşlendi. Hep bir şeyler olacakmış gibi geliyor, bir şeyler bekliyordu sanki. Kafasında düşünceler gidip, geliyordu

Çok çalışıyordu, çok başarılı bir iş adamıydı ama mutluluğu bir türlü yakalayamıyordu. “Gerçekten mutluluk var mı acaba? “ Diye sordu kendi, kendine, “yoksa hayat sadece istekler, ihtiraslar mı ve de çok çalışmak, başarılı olmak mı?” Tatile çıktığına pişman olmaya başlıyordu nerdeyse. Kalktı, giyindi,akşam yemeğini hazırladı ve yedi. Yemeğini yerken haberleri dinledi radyodan ve bir şey düşünmemeye karar verdi. Tatile çıkmıştı, tadını çıkarmalı, dinlenmeliydi.

Sabah erken kalktı, hafif bir kahvaltı yaptı. Bu gün dalacaktı. Kafasındaki düşünceleri bir tarafa bırakacak, sadece denizle arkadaşlık edecekti. Giyindi, kendini denize bıraktı. Deniz dibi çok güzeldi, bambaşka bir dünyaydı orası, orada düşüncelere yer yoktu. Balıklar yüzüyordu renk, renk, yosunlar vardı, deniz dibi bitkileri vardı gizemli. Harika bir duyguydu denizin dibinde olmak. İnsan denizin dibinde denize tutsak oluyordu ama alabildiğince de özgür hissediyordu kendini. Çok güzel bir duyguydu bu. Sevdiğin ve seni yeterince ve de senin istediğin gibi seven bir kadınla sonsuza dek birlikte olmak gibi. “Acaba gerçekten böyle bir şey olabilir miydi? Neden kadınlar evlendikten sonra değişiyorlardı? Yoksa bir erkekle tanıştıkları zaman mı değişiyorlardı da zaman geçtikçe gerçek kimliklerine geri dönüyorlardı?” Yine düşünmeye başlamıştı istemeden.

Günler iyi geçiyor, yüzüyor, dalıyor, güneşleniyordu. Hareketsizlikten hafifçe şişen göbeği de inmişti. Onu rahatsız eden düşünceleri biraz olsun uzaklaştırmıştı kafasından. Defalarca daldı, pek çok resim çekti deniz dibinde.

Sayılı günler çabuk geçti ve işinin başına dönme zamanı geldi.Ertesi gün bir iş toplantısı vardı ve bu gün yola çıkmalıydı. Eşyalarını toplamaya başladı.

Saat on ikide direksiyon başındaydı. Elini kontağa uzattı. Hayır. Deniz onu çağırıyordu “bir kez daha” diyordu “bir kez daha bana gel.” “Bir kez daha dalayım öyle gideyim” dedi kendi, kendine seslice. Teknesine geri döndü ve dalgıç kıyafetlerini bile giymeden daldı. Deniz dibi çok güzeldi, suyun yüzüne çıkmak istemiyordu. Biraz ilerledi. O ne? Ufak, tefek bir vücut kayaların arasında çırpınıyordu, ayağı sıkışmıştı. Onu oradan kurtardı, hastaneye götürüp bıraktı ve yola çıktı.

Kente vardığında hayatını kurtardığı kadına çiçek yolladı ve kentin kargaşasına, iş dünyasının karmaşasına daldı.

Günleri çok tatsız geçiyordu. İş yine onu esir almıştı. Bir gün bir ses duydu beyninin içinde: “Aptal, hayatının kadınını bulmuştun, onu kaybettin.” Deniz dibini hatırladı, kurtardığı kadını, o muydu hayatının kadını. Huzuru kaçtı.Böyle bir şey olabilir mi?” Diye soruyordu kendine yine seslice. Onu unutmuştu ama o günden beri de bir şeyi eksilmiş gibiydi, içinde bir boşluk oluşmuştu sanki.

Hastaneyi aradı, taburcu olduğunu söylediler. Uzun süre hastanede kalması için bir neden yoktu, sadece çok korkmuş, sarsılmıştı geçirdiği kaza nedeniyle. Hastaneye bıraktığı adres kasabada kiraladığı evin adresiydi ve orayı da terk etmişti. Hafta sonu kasabaya gitti genç adam ama onun izini bulamadı. Kaza nedeniyle onu hatırlıyorlardı ama kim olduğunu bilmiyorlardı. Canı çok sıkıldı.Beyninin içindeki sesi de unutamıyordu. “Acaba doğru kadın o muydu?” Sorusunu soruyordu defalarca kendine.

Artık işleriyle de eskisi gibi ilgilenemiyordu. Bir gün büyük bir alışveriş merkezinde,ikinci el giyim eşyaları satan bir mağazanın önünden geçerken gözüne bir şey ilişti.Bir dalgıç giysisiydi bu, onu tanıdı; özel bir şeydi. Bir umut filizlendi yüreğinde. İçeriye girdi ve bu kıyafetin kimin tarafındanbırakıldığını sordu. Nakit parayla satın alınmıştı. Onu satın alan satış elemanı işten ayrılmıştı ve yeni adresini bilmiyorlardı.

Onun izini bulamayınca ,en başa dönmüş oldu ve hayal kırıklığına uğradı.Hiç bu kadar çaresiz kaldığını anımsamıyordu. Halbuki o tuttuğunu koparırdı.

Sahil kasabasına bir kez daha gitti ve bir kez daha araştırdı, soruşturdu.Adını bile bilen yoktu. Artık dalmak da zevk vermiyordu, hiç bir şeyin vermediği gibi.Dünyanın sonu gelmişti sanki. Tek düşündüğü onu bulmaktı.

Altı ay sonra bir gün amaçsızca gezinirken önünden geçtiği kitapçının vitrininde bir kitap gördü. Beynindeki ses “o kitabı al” diyordu, “o kitap seni ona götürecek”. “Deliriyor muyum yoksa?” Diye düşünerek kitabı satın aldı.

Fantastik bir aşk öyküsüydü kitabın konusu. Aşk öykülerini saçma bulurdu, lüzumsuz bulurdu, okumazdı ama bunu okudu. Yakışlı, genç bir adamın bir deniz kızına olan aşkını anlatıyordu. Adam kendisiydi, onu tarif ediyordu. Uzun boylu, atletik vücutluydu öykünün kahramanı, bacağının iç tarafında bir yara izi vardı. Son daldığı gün aylardır aradığı, bulamadığı kadını kayaların arasından kurtarırken yaralanmıştı. Giysisiz dalmıştı, o gün. Onu tek gören oydu ve o ayrıntıyı ancak o bilebilirdi. Bu kitabın yazarı kesinlikle oydu. Yazarın adı Aşkım Deniz’di.

Yayın evini telefonla aradı ve “Aşkım Deniz hanımla nasıl görüşebilirim?” Diye sordu.Telefonun öteki ucundan bir şaşırma ünlemi geldi. Kitabın kendilerine bir noter kanalıyla geldiğini, yazarı tanımadıklarını, gelirinin de bir hayır kurumuna bağışlandığını söyledi telefondaki yayın evi yetkilisi. Kadın mı, erkek mi olduğunu bile bilmiyorlardı.

Noterin adını aldı genç adam ve onu aradı, kitabın yazarının kim olduğunu öğrenmek için. Takma bir addı ve müşterisini ele vermiyordu noter. Bir mektup yazdı, hissettiklerini anlattı, yalvardı meçhul kadına. “Ne olur beni ara” dedi. Telefon numarasını da yazdı mektuba ve noter kanalıyla ona gönderdi.

Bir kaç gün sonra bir sabah telefonu çaldı. Arayan oydu, evet bir kadındı. Yüz yüze tanışmaya yanaşmıyordu. İnsanların önce birbirlerinin beynine aşık olmalarının, daha sonra yüz yüze tanışmalarını uygun olduğunu savunuyordu. Aylarca telefonla konuştular.Kadının asıl amacı güzellikle, kırmadan onu kendinden uzaklaştırmaktı.Bunun için çok çaba harcadı ama başarılı olamadı. Genç adam ona aşıktı ve aşkından vazgeçeceğe benzemiyordu.Beynine aşık olmuştu onun, sesine aşık olmuştu, özellikle bir hayal olarak anımsadığı gözlerine. Ondan başka bir şey düşünemiyordu. Bütün boş zamanları onundu, boş zamanı olmasa da yaratıyordu. İçinde onu görmek için çılgınca bir istek vardı. Onunla uyuyor, onunla uyanıyor, onunla yaşıyordu. O hayallerinin kadınıydı.Rüyalarının kadınıydı, onu görmeliydi.

Telefon numarasından adını ve adresini bulmayı denedi ama başaramadı. Bir gün yine aramıştı ki onu, geri planda bir ses duydu. Tanıdığı bir garsonun sesiydi. Onun nerde olduğunu anladı böylece. Bildiği bir yerde yemek yiyordu. Telefonu kapatmadan, konuşarak hemen oraya koştu. Şansı yaver gitmişti bu kez bulunduğu yere yakındı lokanta.

Lokantada telefonla konuşan tek bir kadın vardı, onu bulmuştu işte. Arkası dönük oturuyordu. Birden fırladı ve karşısına geçip, oturdu. Kadın onu görünce çok şaşırdı ve “beni nasıl buldun?” Diye sordu burukça. Genç adamın yüzünde hayal kırıklığı görmeyi bekliyordu. O ise deniz gözlüğünün arkasından gördüğü korku dolu mavi gözlere dalmış, gitmiş, kadının annesi yaşında olduğunu görmüyordu bile. O sırada tek düşündüğü: Bu kez mutluluğu yakalamış olmasıydı.Onu elinden kaçırmayacaktı. “O doğru kadındı.” Onu bin yıldır tanıyormuş gibiydi.


Bu haber 314 defa okunmuştur

           
öyküler, barış akarsu, congar, izmir, ayla congar, congar sanayi, metal, küçük kız, zeytinyağı, börülce, çocuk, makarna, vücut, peynir, elişi çalışmaları, arkadaş, kadın, yemek, diyet, fıkralar, hikayeler, kapari, kuş gribi, temel, çantalar