Anasayfa
     Biyografi
     Paylaşmak İstediklerim
     Büyüklere Hikayeler
     Çocuk Hikayeleri
     UZUN HİKAYELER
     Var
     Öç
     Altıngöl
     Oyuncakçı
     Kartopu
     Futbol Fanatiği
     Diyet Yemekler
     Barış Akarsu
     Congar Metal
     Elişi Çalışmaları
     Şiirsel Egzersizler
     Politika
     Ekonomi
     Çevre
     Hayvanlar
     Uzay
     Turizm
     Demeler
     Karışık
     Fıkralar
     Coğrafya
     Tarih
     Sağlık
     Şifalı Bitkiler
     Felsefe
     Konuk Yazarlar
     Foto Galeri
     Kapari Yetiştiriciliği
     Slayt / Sunum
     LİNKLER
     Kapari
     Reiki
     İletişim



En Çok Aranan Kelimeler

Ayla Congar | Kadın | Müzik | Doğa | Sanat | Fıkra | Kapari | Sanayi | Çanta | El işleri | Bilim | Dünya | İzmir | Çeşme | Ayla | Congar |

 


BENİ BEN YAPAN ŞEYLER


aylaaytunacongar@yahoo.com

Tel : 0232 716 01 67

Gsm: 0532 240 12 32



AYLA CONGAR KİMDİR?

22 /07/1940 tarihinde İstanbul Teşvikiyede özel bir klinikte doğmuşum. Bebekliğim ve küçük çocukluğum babamın müdürlüğünü yaptığı Düzce Fidanlığında geçmiş. Hayatımın 4 Yaşıma kadar olan bölümünü hiç hatırlamıyorum.

İlk hatırladığım ben 4 yaşındayken babamın tayin olduğu, Muğlada ki evimiz.Büyük bir bahçe içinde gri renk sıvalı ikiz villa . Birinde bir Binbaşı oturuyordu;tavukları vardı gündüzleri açıkta dolaşıp, geceleri bahçenin uzak bir köşesindeki bir kümeste uyuyan.O evle ve o tavuklarla ilgili çok kötü bir anım vardır.

Bir gün bahçede tavuklarla oynarken elime bir dal parçası aldım ve horozu kovalamağa başladım. Çünkü; tavukların başlarını gagalıyordu. Birden Binbaşının karısı ve onun annesi evlerinden dışarı fırlayarak; bana yapma diye bağırmaya başladılar ama iş işten geçmiş, zavallı horozun solunum sistemi o kadar koşmaya hem de korkuyla, dayanamamış; bayılmıştı.

Binbaşı onu oracıkta, gözümün önünde kesti. Hayatımda yaptığım ilk büyük yanlışın acısını hiç unutamadım. Bu kadar büyük bir yanlışlık yapmadım bir daha. Hayat bana küçücük yaşda, o horozcuğun hayatı karşılığında büyük bir ders vermişti.

O eve iki kardeş gitmiştik, üç kardeş kardeş olduk. İkinci oğlan kardeşim o evde doğduğunda 5 yaşındaydım. Bir gece evde bir telaş başladı ve beni küçük bir odaya koyarak; sakın dışarı çıkma dedi teyzem, sonra sana bir sürprizimiz olacak diye ekledi. Odadaki yatağa kıvrılmış, uyumuşum.

4 Haziran 1945 sabahı uyandığımda başucumda teyzem gülümsüyordu; kucağında bir bebek vardı. Nasıl bilmiyorum ama onun kardeşim olduğunu anlamıştım. Artık üç kardeştik. Ayla, Gündüz ve Selçuk Aytuna. Sel Bey, Gün Bey ve Ay Hanım.

ÇOCUKLUĞUMUN MUĞLASI

Okulum. İlkokul, ortaokul ve lise bir arada idi, kız erkek bir arada okurdu. Muğlanın girişindeydi. Okulla da ilgili kötü bir anım var Muğlada.Okulda hırsızlıklar oluyordu. Ben hırsızı görmüştüm. Ortaokul öğrencileri beden eğitimi dersi için soyunup eşyalarını sahanın kıyısına koymuşlardı. Bizim sınıftan bir oğlan çocuk o giysileri karıştırdı ve biraz para ile bir saat aldı. Hırsızlığın ardından hepimizi sorguya çektiler. Gördüğümü söylemek zorunda kaldım, bana hep doğruyu söylemem öğretilmişti ama o çocuğun yalvaran acıklı bakışlarıyla nasıl baş edeceğim öğretilmemişti. Kimseyi suçlamıyorum, nereden bilecekti ailem böyle bir şey yaşayacağımı.

Okuldan ötesi kırdı. Her tarafta minik, minik su kaynakları vardı, minik dereler oluştururdu. Atlarla kuyu açarlar, birkaç metreden su çıkardı. Çok sulak bir yer olduğu için kovu otları yetişirdi kendiliğinden heryerde. Örgü şişi gibi yerden çıkan bir bataklık otudur kovu.Koyu yeşildir şiş misali yaprakları. Baharda mor menekşeler açardı kovu otlarının arasında. Orası oyun yerimizdi. Şimdi minik kaynaklar ve dereler kurumuş, apartmanlar yapılmış yerlerine. Tanıyamadım çocukluğumda oynadığım yerleri. Beton yığınına dönüşmüştü benim cennetim. O apartmanların zemininin çürük olması gerekir çünki; eskiden bataklıktı oraları ama ben Muğlanın içinde hiç deprem hasarı duymadım.

Çocukluğumun Muğlasının sokakları büyük taşlarla döşenmişti. Ortaya doğru meyilliydi döşenen taşlar. Evlerin atık suları küçük kanallarla yolun ortasındaki su yoluna bağlanırdı. Sabunlu su akardı yolun ortasından, zeytinyağı sabunu güzel kokardı. Evlerin dışındaki helaların atıkları bu suya karışmazdı, onların ayrı lağım çukurları vardı. Kazıldığında cıva dökerlermiş içine ki akanlar daha ileriye yürüsün.

Kavun, karpuz kabuklarını bayat ekmekleri koyardık bahçe duvarının üstüne akşam yemeğinden sonra; hayvanları olanlar alsın götürsün diye. O zamanlar hiçbir şey atılmaz, bir şekilde değerlendirilirdi.

Bir sabah, çok erken, daha hayvancı gelmeden bir de ne görelim: Bütün kavun ve karpuz kabuklarının içi, dış kabuğu zar gibi olana kadar sıyrılmış.Teyzem ertesi gün pusuya yattı ve bunu yapanı,bizi hayvancıya rezil edeni yakaladı. Mahallenin sokak kedisi Sarmanmış meğerse. O günden sonra Sarmana kavun,karpuz da ikram ettik, o kadar sevdiğini bilseydikdaha önce yapardık bu işi.

İlkokul beşinci sınıfa geçtiğim yıl babamın tayini Manisaya çıktı. O yaz Ege Bölgesinin en sıcak iline taşındık; nerede ise Fethiye kadar sıcaktı. Evimiz Çarşı Mahallesindeysi;adının aldığı çarşının arka sokağında.Çok güzel arkadaşlıklarım oldu, çok güzel günlerim geçti Manisada.


Onuncu sınıfa geçtiğim yaz babam emekli oldu ve İzmire taşındık.Önce Göztepe daha sonra Güzelyalıda oturduk. Güzel günlerdi. Kız lisesinde tamamladım lise öğrenimimi, çok iyi bir okuldu; boğulursan büyük bir denizde boğul demişti bir kollejin öğretmeni Kız lisesiyle ilgili.

Liseyi Fen kolundan iyi notlarla bitirdiğim için Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinden davet aldım ama kaydolmadım çünki o bahar eşimle tanışmış ve evlilik planları yapmıştık. Duyunca babam küplere bindi. Eşimi çok seviyordum, ondan vazgeçemezdim ve ona kaçtım. Kişiliklerimiz hiç uyuşmuyordu, anlaşamıyorduk ama aramızdaki sevgi bizi birarada tutu ve bu günlere geldik ve de şu anda karşınızdayım. On iki yıldır Alaçatı da eşimin isteği üzerine 6 dönüm bahçe içindeki bir evde oturuyoruz. O her gün İzmire işine gidip, geliyor. Ben de haftada üç gün onunla birlikte gidiyorum.

Bunları yazarken başımı kaldırırsam Ilıcayı şifneye kadar görebiliyorum. Hem büyük şehrin hem bir kasabanın hem bir avrupa sahil kasabasının hem de kırsalın aynı anda yaşanabildiği bir yer burası.Benim bahçemde ve evimde güneş erken batıyor. Güneşin battığı yerde bir dağ var. Kara dağlar silsilesinin bir parçası olan Kızıl Karadağ, içi sıcak su dolu eski bir volkan.

Evlilik hayatım eşimin trikotaj ve konfeksiyon fabrikasında ona yardım etmek, (model yaratmak gibi) Türkiyede ilk pirinç mobilyayı yaptığım Mobilya ve Dekorasyon Mağazamın atölye bölümünde çalışmak(model yaratmak ve yapılanlara göz kulak olmak için), iki kız çocuk büyütmek, dört yaşlıma bakmak, tek torunumu büyütmekle geçti.Diyebilirim ki; kendim için en severek yaptığım şey okumaktı.O kadar çok kitap okudum ki; inanamazsınız, bir de kendimce birşeyler yazdım. Yazdıklarımı bu sitede bulacaksınız.

Yazmaktan ve okumaktan ayırdığım zamanlarda yarı değerli taşlarla işlenmiş kaşmir kumaşlardan, çuvallardan yaptığım çantalar ve yine yarı değerli taşlardan yaptığım takıların bu siteden satışını da yapıyorum. Ayrıca ortağı olduğum Congar Metalin mamullerini de bu sitede bulup satın alabilir, adresini ve telefon nolarını alıp yerinde de görebilirsiniz.

 

öyküler, barış akarsu, congar, izmir, ayla congar, congar sanayi, metal, küçük kız, zeytinyağı, börülce, çocuk, makarna, vücut, peynir, elişi çalışmaları, arkadaş, kadın, yemek, diyet, fıkralar, hikayeler, kapari, kuş gribi, temel, çantalar